3. Bölüm
Hiçbir şey eskisi olmayacaktı? Bunu yalnızca o kavganın üzerinden söylemiyorum. Bu söz defalarca söyleniyorsa bir ilişki de artık “bis yapılıyor” demektir. Konser bitmiş, ama seyirci tadına doyamamıştır, alkışlar yükseliyor, sanatçının sahneye çıkması geciktikçe şiddetleniyor alkışlar. Sonra dayanamıyor sanatçımız ve kulisten sahneye girerken görünüyor yeniden. Yerlerine oturan izleyicilerin alkışları memnuniyetlerini ifade ederken yavaş yavaş sönüyor. Bu anlar için ayrılmış güzel parçalardan birini seslendiriyor sanatçı. Herkes memnun, seyirci de sanatçıda. Ama bitiyor konser, belki bir şarkı, sonra bir bis daha ve bitecek…
Bu büyük kavganın ardından, Zeynep’in gelişi, yeniden başlangıç, defalarca yapılan yeni kavgalar. Bitecek, ama hala tadına doyulmamış bir şeyler var. Bu kavgaların hepsi yeniden yeniden canlandı Zeynep’in zihninde, bunları not etmek, hepsinden tek tek bahsetmek ne mümkün. Hem o kadar çoklar hem de o kadar anlamsız…
Örneğin, ilk defa gittikleri bir yerde, masada oturup bir yandan müzik dinler, bir yandan da sohbet ederken, Can’ın o ilk, sonu şiddetle biten kavganın nedeni olan mesajları yollayan arkadaşı Serhat’a dair bir söz söylemesi ile Zeynep aniden masadakileri de dağıtarak kalkıp gidiyor ve her şey sarpa sarıyordu. Bu kavgayı hatırladığında, şimdi, otobüsün içinde, hostes elinde oda spreyi ile iğrenç bir koku yayarken, içinde Serhat’a dair de iğrenme duyuyor. Ayrıldıktan aylar sonra bir yol ortasında Zeynep, Can’la tartışırken, “allah belasını versin onun!” demişti, şimdi de diyor, “allah belasını versin!”. Hostes duydu mu acaba? Ne hostes, ne de başka kimse duymuyor bunu. Can’da duymak istememişti. Öylece yürüyüp gitmişti.
Can’la ilk tanıştıklarında, en sık görüştüğü arkadaşıydı Serhat. Çok keyifli zaman geçiriyordu onunla Zeynep ve her şeyi paylaşabiliyorlardı. Can’a da bahsetmişti Serhat’tan. Can, ne bir şey söylemiş, ne görüşmesi konusunda herhangi bir eleştiride bulunmuştu. Oysa Zeynep, önceki sevgilisiyle birlikteli boyunca Serhat’la görüşmelerini hep gizlemek, görüşeceği zaman yalan söylemek zorunda kalmıştı.
Ama Serhat’a Can’dan bahsetmek aynı etkiyi göstermemişti. Sevgilisinden ayrıldığını duyduğunda önce bir süre şaka gibi Zeynep’i sevdiğini söyleyen Serhat, Can’ı öğrendikten sonra, önce “ha ne güzel, senin adına sevindim” gibi cümlelerle geçiştirmiş ama sonra, içindeki rekabet duygusu ve hırsıyla hem Zeynep’e hem de ilişkisine zarar verecek bir sürü şey yapmıştı. Can, Serhat’ın Zeynep’e karşı hislerini biliyor, sadece “dikkat et, mesafe koy” gibi dostça tavsiyelerde bulunmakla yetiniyordu. Ama Serhat gittikçe abartmaya başlamış, yapılabilecek her türlü çirkinliği yapmaya başlamıştı. Zeynep, ona kızamıyordu ama, çocukluğuna veriyor, geçici olacağına, dostluklarının ağır basıp bir süre sonra her şeyin eskisi gibi olacağına inanıyor ve Can’ı da buna inandırmaya çalışıyordu.
Can’ın gördüğü mesaj ve sonrasında, Serhat’ın yaptıkları, söyledikleri ve yazdıkları, Zeynep için hala tahammül gösterilebilecek şeyler olsa da Can için aynı şey söylenemez. Çünkü artık, Can’ın Zeynep’i uyarmaya çalıştığı, “onun asıl niyeti” diye söylediği şeyleri gerçekten yapar olmuş ve işi çok açık tekliflere kadar götürmüştü. Bu aylarca sürdü, kimi zaman, Zeynep’in aldığı tavırlarla azaldı, kimi zaman arttı ama sürdü. Sonunda, Serhat işi Can’ı rahatsız etmeye vardırmış, Zeynep her defasında Can’ı sakinleştirip tatsız şeyler olmasının önüne geçmişti.
Sonunda, Serhat, Can’ı arayıp Zeynep’e dair iftiralar atınca bu mesele bir daha açılmamak üzere kapanmıştı. Ve üstelik bu olanları, Can, günler öncesinden aynen olacağı şekliyle Zeynep’e söylemişti.
Serhat’ın hayatlarından çıkması, kavgalarında, güvensizliklerinde sonu olmuş ve ilişkileri biraz olsun normale dönmüştü. En son yaşadıkları şeyden sonra Zeynep artık hiçbir şey söyleyemiyor ve bazı şeyleri daha da alttan alıyordu. “Hiçbir şey olması gerektiği gibi değil” aylarca, en çok duyduğu cümleydi Zeynep’in. Şimdi içinden bu cümle geçiyordu, bir an bu şarkıyı düşündü, radyoda çalıyormuş, odasında yatağına uzanıp dinliyormuş gibi dinliyordu bu anda.
“Peki sonrasında, Serhat çıkınca hayatımızdan, her şey olması gerektiği gibi miydi ki? Olması gereken ne? Ne yapabilirdim daha? Nasıl olacaktı? Ah, be Can, anlamadığın, anlayıp anlamak istemediğin, belki benim bilip de kendime de sana da söyleyemediğim şey bu: ben olması gerektiği gibi değilim. Bütün sorun bu, ben, ben, ben. Neyim ben, ne yapıyorum, nereye gidiyorum? Ne olacağım? Şimdi yanımda olsaydın. Affedemezsin değil mi? Yüzüme bile bakmayacaksın bir daha. Bırak zaman aksın demişti, zaman akarken, ne çok şeyi götürdü beraberinde, ben sürüklenmişim. Nerede olduğumu bile bilmiyorum. Yaptığım şey, eminim beni anlayabiliyordur. Anlamıştır, kızmıştır, küfretmiştir ama…
“Anlamış mıdır gerçekten? Anlaşılabilir bir şey mi tüm bu olanlar, yaptıklarım, yaşadıklarım ve yaşattıklarım, şu içine girdiğim kum saatim, zaman ile beraber eriyip akışım, anlaşılabilir mi? Dürüst olamadım, olamazdım, sana yapamazdım bunu. Sadece seni değil kendimi de yaraladım. Bile bile yaptım üstelik. ‘insanın sevdiğine yaptığı kötülük, iki ucu keskin bıçaktır ama en çok da bıçağı tutanı, yaralar’ diyen sen değil miydin? Anlayamazsın işte beni ne kadar yaraladığını…”
Böyle devam ediyordu, kafası allak bullak olmuştu. Daha önce de yaşamıştı bu pişmanlıkları, acıları. Kendi kendini yemiş durmuştu ilk zamanlar. Sonra bir şekilde hayatına devam etmişti ama “demek sadece üstünü örtmüşüm” diye düşünüyordu şimdi.
İlişkilerinin aylarca “sorunsuz” devam ettiğini söylemiştik en son. Bu aradan geçen aylarda, sanki ikisi de hiçbir şey olmamış gibi davranıyordu, unutulmuştu geçmişte yaşanan her şeyler. Sanki ikisi de söz vermiş gibi konuşmuyorlardı bu konuyu. Bu öyle bir güven yaratmıştı ki ikisinde de geleceğe dair ortak planlar bile yapmaya başlamışlardı.
İlişkinin ikinci yılının dolmasına birkaç ay kala, yazın sonlarına doğru, Can’ın çalıştığı şirket, onu yurtdışına, on haftalık bir eğitime yollayacaktı. Buna, hem seviniyorlar hem de hiç bu kadar uzun süre ayrı kalmadıkları için üzülüyorlardı. O gün geldiğinde, hazırlıklar yapılmış, Can’ın yola çıkacağı zamanı bekliyorlardı. Can, havaalanına gelmesini istememişti. Hatta, Zeynep’in evinin orada bir yerde oturup vedalaşacaklar ve gideceklerdi. Zeynep saatlerde ağlamıştı, gitme vakti yaklaştıkça da artıyordu gözyaşları. “Ben sensiz ne yapacağım bunca zaman, çok özleyeceğim seni” deyip Can’a sarılıyordu.
Şimdi de dökülüyordu yaşlar gözünden, “ne yaptım ben?” diyordu. “Sensiz ve sana ne yaptım?” diyerek başını iki yana sallamıştı. Bir an yandaki koltukların koridor tarafında oturan orta yaşlı amca hareket edip başı onun tarafına düştüğünde, adamın kendisine baktığını zannedip ağladığının duyulduğundan ya da böyle kafasını sallarken onun deli olduğunu düşünmüş olduğundan endişe etmişti ama uyuyordu adam. Dikkatlice bakınca emin olmuştu.
Can, gitmiş, gidişinin dördüncü haftasında, Zeynep, iş yerinden biriyle yakınlaşmaya başlamıştı ve bu o kadar hızlı gelişmişti ki ne kendi tam olarak farkındaydı, ne de bunu Can’a söyleyebilirdi. Korkuyordu ve onu hala seviyordu. Kafası iyice karışmıştı ama Gürhan’la birlikte zaman geçirirken bu korkuları da Can’ı da unutuyordu. İçindeki tüm soru işaretleri yok oluyordu birden.
Can’la hemen her gün ya internetten ya da telefonla görüşüyorlardı üstelik. İşin ilginç yanı, o zaman şaşırmıştı Zeynep, Can gittikten altı hafta sonra , eğer hayatında başka biri varsa ya da olacaksa hemen ayrılmasını, hem de o kadar alakasız bir anda söyleyen bir posta almıştı. “Saçmalama, olur mu öyle şey, sakın bir daha bana böyle şeyler yazma!” diye cevap vermişti ama o ara Gürhan’la olan yakınlaşmaları artık iyice ilerlemişti bile. Bu mailden sonra arada telefonda ya da yazışmalarında gerilmeye başlamışlardı ama yine de hiçbir şey yokmuş gibi devam etmişlerdi. Hatta yıldönümleri vesilesiyle, Can, ta oradan hem evine hem iş yerine çiçek yollamıştı. Hatta o gün, çiçekleri aldığında, Zeynep iki gün hasta yatmıştı. Şimdi, içindeki vicdan azabından olduğunu kabul ediyordu bu hastalığın.
Can’ın dönmesinin kesinleşmesinden bir hafta önce ise bir sebepten kavga etmişler ve Can, “bir daha sakın beni arama da yazmada, bitti” deyip kapatmıştı telefonu. Ama Zeynep, onun geldiği gün geldiği saatte arayıp görüşmek, bitecekse de bu şekilde bitmesini istemişti. Görüştüler ve bitti.
Arada Can’la görüşmek istemişse de Can, reddetmiş, sadece bir keresinde, odasındaki kitaplığında bir kitabın arasına bakmasını söylemiş ve “bırak zaman aksın” deyip telefonu kapatmıştı, cevap bile beklemeden. Eve girer girmez, odasına girmiş, kitapların arasından, kitabı çekip almıştı. Arasında bir mektup vardı. Can, gitmeden yaklaşık bir ay önce, gideceği kesinleştiği günlerde yazılmış bir mektuptu bu. Zeynep ağlamaya başlamıştı okurken, tırnaklarını, tırnaklarının çevresindeki derisini yiyor ve sigara üstüne sigara içiyordu.
“Ben gittiğimde” diyordu Can, “sen de gitmiş olacaksın, gideceksin, ellerin başka bir ele dokunacak, gözlerin başka bir göze dokunacak ve bitecek” diye devam etmiş hatta bunun kim olacağına kadar ayrıntısı ile yazmıştı. “Bırak zaman aksın!” Demek buymuş, mektupta bu cümleyle bitiyordu. Şimdi beyninin içinde yankılanıyor. Sanki, otobüsteki herkes önce sırayla, sonra ikişer üçer, sonra hep beraber bağıra çağıra aynı şeyi söylüyor: “Bırak zaman aksın!”
“Geçti mi Can? Geçti mi zaman? Bitti mi? Neredesin şimdi, neden bu yanımdaki koltuk boş, neden tatile gittiğimiz zamanlardaki gibi, göğsüne başımı koyup uyuyamıyorum. Ne zamana kadar akacak zaman, ne zamana kadar sensiz zaman. Şimdi…”
Birden, kafasını önce cama, sonra önündeki koltuğa çarpıyor, bir ses duyuyor sonra, insanların çığlıklarını duyuyor. Başı mı dönüyor? Kafasını bir kez daha çarpıyor cama…
***
Başının ağrıdığını hissediyor, hiçbir ses duymuyor, ne olduğunu nerede olduğunu anlamak değil düşünemiyor bile. Bir süre öyle gözü kapalı duruyor. Önce bir yerde yattığını fark ediyor. Arada kesik kesik insan sesleri duyuyor. Bir açabilsem gözümü diye düşünüyor ama ne insan seslerinin ne zaman kesildiğini ne de ne zaman uyuduğunu anlamıyor. Sonra yeniden uyanıyor…
Üç gündür baygın yatıyor Zeynep. Otobüs, Ankara’dan çıktıktan bir saat kadar sonra, önde giden kamyonetin şoförünün uyuması yüzünden önüne direksiyon kırmasıyla, devriliyor. Zeynep’in yüzünde sadece birkaç yara var. Kanıyordu onu bulduklarında ve baygındı. Şimdi, üçüncü gününde, artık o yarı baygın, çok kısa kendine geldiği anlarda, gözlerini açmaya güç bulamasa da kaza olduğunu da şu anda bir hastanede olduğunu da anlıyor.
Baygınlığının dördüncü günü, gözlerini açacak gücü buluyor ama ışığa alışmakta zorlanıyor. Rüya gördüğünü zannediyor önce, yanında sandalyenin üzerinde dalmış ve ayaklarının ucuna doğru bakan Can’ı görüyor. İnanamıyor önce, ama gözlerini ovuşturmak için elini kıpırdatacak hali yok. Can onun gözlerini açtığını görmüyor, yüzündeki yorgunluğu Zeynep görüyor ama gözlerinin altının karardığını fark ediyor. “Can, Can” diyor iki kez. Şaşkın ve ne yapacağını bilmez bir halde dalgınlığından uyanan Can, dönüp ona baktığında “geçti mi zaman Can?” diyor, “Artık tutabilir miyim?...”
Son
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder