Sevmezsiniz biliyorum böyle tipleri, sevilmezler zaten. Ben de sevmem. Yıllar önceydi, öyle çoktular ki, şimdikileri karikatürleri bile olamazlar.
Kısacık kestirirdi kıvırcık saçlarını, kulaklarının yanından üçgen şeklinde aşağı doğru uzanırdı. Bir de arkadan incecik bir kuyruk gibi uzanırdı o kısacık saçlarından bir kısmı. Hep delici bakışlar atardı size, gülücükler yakışmazdı dudaklarına, yakıştıramazdım. (Bir erkek nasıl öper ki bu dudakları?) Konuşurken, kalınlaşırdı sesi, kadınsı tınılar bulamazdınız. Sanırım, bu birazda fiziksel bir özellikti, öyle çıkıyordu yani sesi. Hah, yine kulaklarımda yankılanmaya başladı, “öz ve biçim diyalektiği bir sanat yapıtında çok önemlidir.” Onun sesi, sigara içen birinin sesi boğulur ya, hani doludur hep boğazı, öyleydi. Ağzı dolu gibi konuşurdu. Hepsinden öte boş konuşurdu. Ama her şeyi bilir bir hali vardı, çok kendinden emin yani. Cesur görünmeye çalışırdı hep. Kendisine vermeye çalıştığı bu erkeksi görüntü aslında bu cesur görünme çabasının dışavurumuydu. Lezbiyen değildi. Bir erkeğe bakarken kesinlikle emin olabilirdiniz bundan; kasap dükkânı önündeki kedi gibidir.
“Öz-biçim, öz-biçim diyalektiği, diyalektik, biçim, öz…” yankılamaya başladı yine. Bir de böyle kitap satırları gibi konuşurdu. Ezberlediği sözcükleri tekrarlayıp harmanlayıp dururdu. Tamam, kolâjda bir sanat; ama bunun sanatsal hiçbir yanı yoktu. Köşeleri vardı ama, köşeliydi. Hiç içinden çıkamayacağı, dar mı dar bir dört köşe…
Geçiyorum, “kader” işte…
Uzun boyluydu, dudaklarını kapatacak kadar uzardı bıyıkları. Top sakalda olurdu bazen, ama hep kirli sakaldı. Boyu kadar uzatılacak bir yönü yok aslında Bir değeri mi? Kişinin değeri kendinden menkul değilse zaten yoktur. Bir çantası vardı, uzun, siyah, deri, omza asılan bir çanta. Geniş bir çantaydı biraz. Dört beş kitap alabiliyordu, onu biliyorum. Nereden mi? Çantasında hep o kadar kitap olurdu. Her dönem başında koyar o kitapları, hemen hiçbirini okumadan da dönem sonunu getirirdi. Sonra yeni dönem yeni kitaplar. Çok okuyan biri izlenimi verirdi. Görüntüsü de, nasıl oluyorsa bu, böyleydi zaten. Ev arkadaşında öğrendim bunu. Gerek yoktu gerçi, iki çift laf etmeniz yeterdi…
Yeter mi? Yetmese de durmak zorundayım. Yoksa bunun için ayrı bir blog açmak zorunda kalabilirim. Pek de keyifli olmayan, hiç okunmayan bir blog olurdu eminim. Ben bile yazdıktan sonra bir daha ziyaret etmezdim.
Bunları yazıyorum, biraz da böyle insanlar vardı demek için. Şimdi yoklar ama başkaları var, karikatür bile olamaz dediklerim. “Takılan”ları kastediyorum: bunalım takılan, entel takılan, ağır takılan, cool geçinen, romantik takılan… Takılanoğulları sülalesi yani. Özü ile biçimi arasında derin uçurumlar olanlar. Şu öz biçim meselesine dair söylediklerimi yanlış anlamayın ne olur. Ben o arkadaşın ağzına yakıştıramıyordum. Yoksa benim için çok önemlidir öz biçim uyumu. Bu uyumsuzluğun ifadesi olan dışavurumculuk biçimlerinden de çok rahatsız olurum.
Hem kimi kandırıyoruz ki? İnsanın en büyük kandırmacası kendini kandırması değil midir? Bitiriyorum ve sonra devam etmek üzere... Sadece not düşmek istemişti.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder