24 Mayıs 2008 Cumartesi

Yolculuk (Öykü - 5/1)

1. Bölüm:

Hava, tüm gün bir kapanmış bir açılmış, hatta arada yağmur bile yağmıştı. Yağdı dediysem, öyle bir atıştırmış, ara ara toplasanız on dakika bile sürmemişti. Havada günden kalan kararsızlık yoktu gecenin bu saatinde. Evden çıkarken balkondan şöyle bir bakıp iki yıl önce aldığı siyah montu da bu yüzden giymişti üzerine. Soğuktu.

Şimdi sıcaktır oralar, almasam mı acaba diye tereddüt etmişti bir an ama annesi de ısrar edince almaya ikna olmuştu; ama daha otobüse biner binmez, yerine yerleşirken, yine de almasaydım keşke diyerek çıkarıverdi. Yerine oturup montu kucağına alırken asık yüzünü de gördü camdan. “Cam kenarı olsun lütfen”. İyi ki de öyle olmuş. Ama lütfen olmuştu, satıcı kadının, kendi yaşlarda var ya da yok, öyle bıkmış bakışlarla ve çok büyük bir iyilik yapıyor tavırlarıyla bileti kesmesini hatırlayınca, bu “lütfen”e takılmıştı şimdi. Ama birden birilerinin kendine baktığı hissine kapılıp yüzüne zoraki bir gülücük kondurmaya çalışmış ama bundan da hemen vazgeçmiş ve ifadesiz, hissiz öylece kalmıştı otobüsteki yerine oturduğunda.

Havadaki kararsızlık, zihnindeki belli belirsiz pişmanlığı ifade ediyordu, havasında değildi. Dokunsan ağlayacak denir ya, öylesi bir kararsızlık yaşıyordu. Bir an kolundan biri tutsa ve gitme dese, bir aksilik olsa veya. Ne bileyim işte otobüs bozulsa, yol kapansa… Bir şey olsa hemen vazgeçiverecek gitmekten. Dokunsan ağlamayacak belki (sahi ne çok oldu ağlamayalı), ama bir an aklına soksa pişmanlığını, bir kez ifade etmeye kalksa kendine hemen vazgeçecek sanki gitmekten.

“Sayın yolcularımız aracımız hareket halinde olduğunda ve…” diye devam eden cep telefonlarının kapanması gerektiğini söyleyen hostesin sesi işte o dokunuşu, dokunuş olasılığını da ortadan kaldırıyor ve bu yüzden artık, kararsızlık için geç olduğundan, Zeynep’in de yüzünde o kararsızlığın izlerini göremez oluyoruz. Gözlerini kapatıyor, arkasına yaslanıyor ve otobüsün hareket etmesiyle oluşan sarsıntıya kadar da öylece kalıyor. Bereket versin yanımdaki koltuk boş diye geçiriyor aklından. Bu memleketteki bayan yanına erkek yolcu vermediklerine seviniyor ilk defa. Oysa sever çok sık olmayan otobüs yolculuklarında yanına oturan tanımadığı birileriyle sohbet etmeyi. Bu defa sevmiyor ve seviniyor. Sevinecek demeliyim daha doğrusu. Zira yolculuğun ilerleyen saatlerinde iyi ki kimse yoktu yanımda diyecek.

Birden gözünde büyümeye başlıyor yol. 9 saat sürecek yolculuk öyle demişlerdi. Kendisi bilmiyor ama, daha önce hiç gitmedi İzmir’e. Yine, yolun 582 km civarında olduğunu da bilmiyor. Biz söyleyelim.

“Canım, keşke İzmir’e taşınsak. Evlenince İzmir’e gidelim olur mu? Hem İzmir, ne Ankara kadar sıkıcı ne de İstanbul kadar karmaşık ve yorucu…” deyip dururdu iki de bir de Can. Nereden aklıma geldiyse şimdi? Yok, hayır, bu sözler değildi aklına gelmesine şaşırdığı. Zaten İzmir’e giderken, aklına İzmir’le geçmişte geçen bir konuşmanın gelmesi garip gelmezdi ona. Şaşırdığı, iki yıl sonra, hadi iki ay daha çıkarırsak, bu kadar zaman sonra ilk defa gideceği bir şehirle ilgili ilk aklına gelenin Can'ın söyledikleri olmasıydı. Ayrıldıktan, yani en son ayrıldıklarından demeliyim, o kadar çok ayrılmışlardı ki son zamanlarda, iki ay daha mektup yazmış arada telefonla ulaşmaya çalışmış ama olmamıştı…

Şimdi, birden, bu kadar zamandan sonra beynine üşüşüvermişti anılar. Otobüsten, yolculardan, ekrandaki filmden, yoldan, gideceği yerden, her şeyden kopmuştu bir anda. Bir ara hostesin bir şey alır mısınız diye sorması dışında zihnindeki duman hiç dağılmamıştı. Şimdi, bir yangın yeriydi zihni onun için, her yeri bu yangının dumanları kaplamıştı. Göz gözü görmüyordu, sıcaklık vardı sadece, sıcaktı, hem de çok, genzi yanıyor, gözleri yaşarıyordu. Hayır, ağlıyor olamam, ağlamamalıyım dedi ama o kadar çoktu ki duman, o kadar çok gözleri yanıyordu ve ateşler öyle bir kaplamıştı ki ortalığı artık geri dönüş yoktu.

“Yolculuklarda hep duygulanırım biliyor musun? Hani o şarkıda geçen büyük aşklar yolculuklarda başlar sözü gelir hep aklıma. Hep bir sorgulama, hep bir geçmişe dönüştür yolculuklar benim için” sözleri de Can’a aitti ve öyleymiş demek gelmiyordu içinden. Ona hak veriyor olmak, hele böyle bir konuda bile olsa, yüreğini eziyor ve yangını körüklüyordu. Şimdi bir de rüzgâr çıkmıştı ve yangın kontrol altına alınamıyordu. Tamam, haber spikeri tarzı oldu bu ifade ama yine haber spikerlerinin bir yangını anlatırken söylediği “evlerindeki yangını gören apartman sakinleri” olamayız değil mi? Sakin olamazdı Zeynep. Biz de olamıyoruz. Sadece içinden geçenleri yüzüne yansıtmamak için her zaman yaptığı gibi, yüzündeki ifadeleri kontrol etmeye çalışabilirdi. Bir de ağlamamaya ama bir süre sonra otobüsün sönen ışıkları bu kadarcık kontrole bile gerek bırakmıyordu artık onun için. Artık, hiçbir şey yoktu, sadece o ve karanlık, o ve sessizlik, o ve anılar. Hepsi bu…

Böyle diyerek küçümsediğim zannedilmesin. Yukarıdaki anlatımımla, eskilerin deyişiyle mübalağa bile yaptığım söylenebilir ama küçümsediğim asla. Neticede ben anlatmaya çalışıyorum, içinden geçerek. Zeynep, iç geçiriyor ama. Her iç geçirişte yeni bir anıya dalıyor. Üstelik bunlar o kadar hızlı oluyor ki, hızına yetişmek, yetiştiklerimizin hepsini hatırlamak çok zor. Hele bir de bunların çoğunlukla iç içe geçtikleri düşünülürse, hatırlananı anlatmak gittikçe zorlaşıyor. Ben de bu yüzden, şu anda, şu 582 km ve 9 saatlik yol boyunca Zeynep’in zihninden geçenleri, anı yumaklarını, hızlanıp yavaşlayan kalp atışlarını, tansiyonunu, nabzını, duygusal salınımlarını ama en çok da acılarını, pişmanlıklarını… not ediyorum sadece. Şu aralar, bunların, anı yumaklarının, örmeye başlamak için hem düğüm olmuş yerlerini açmaya çalışıyorum hem de örgüye model bakıyorum. Bu arada hiç alakasız, sadece içimden geldi, söylemek istiyorum: kadın programlarından nefret ediyorum. Geçiyorum…

Kolay değil, iki yıl geçmiş ayrılığın üzerinden. Bir de yaşanmış iki yıl hesaba katılırsa, şimdi koca 4 yıl var ve ne ben Zeynep kadar zekiyim, ne de benim hafızam onunki kadar iyi. Keşke, olsa da kendi yazsa bu iki artı iki dört yılı. Becerir, hem de benden iyi, emin olun. Yazmaya değer bulur mu? Ayrı. Can isteseydi yazmasını, senin neyini yazayım ben der miydi? Derdi. Olsun, iş benim başıma düştü, görev addedip oturdum başına. Çok mu uzattım?

Zor olunca başlamak, eveleyip geveliyor işte insan.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder