29 Mayıs 2008 Perşembe

İçimden Bir Hayat Geçti...

Son zamanlarda, yazarların, yazdıklarına, yazım süreçlerine, bu süreçte salındıkları ruhsal hallere dair yazdıklarını okumaktan büyük keyif alıyorum. Her zaman olduğu gibi, bunların samimiyeti ve içtenliği aldığım keyfin büyüklüğünde belirleyici oluyor.

İnsanların, her yönüyle, içsel süreçleriyle bir bütün olduğuna inanıyorum. Bu basit bir şey ve herkes böyle söyler biliyorum. Ama kastettiğim, bir biyografi ya da oto biyografi yazımı, ya da tarihsel bir incelemede buradaki bütünlüğü yakalayabilmektir. Yazan kişinin, ister kendisi hakkında yazıyor olsun ister başkası hakkında, kendi öznel beğenilerinden ve görmek istediğinin ötesinde bir şeyler yazabilmesi, yazdıklarının analitik (çözümlemeci) olabilmesidir.

Ama işte burada birde illet olduğum diğer uçtan bahsetmek zorundayım. Bu analitik yaklaşım öyle bir kuru yazım haline gelebiliyor ki bahsedilen bir insan mı yoksa “dinamiğin yasaları” gibi bir fizik konusu mu anlatılıyor anlamak zor. Kitapların ilk sayfalarında, “yazar hakkında” gibi, yarım sayfa ya da bir sayfayı geçmeyen bölümler vardır. Okuyucu için yazarın yaşadığı dönem, eserleri, yaşadığı şehir gibi kimi zaman faydalı bilgiler içerir bu ve bu haliyle, kupkuru da olsa, zaten bir sayfa da daha fazlası da olamaz, itiraz edilecek ya da eleştirilecek bir şey olmayabilir.

Bir yazar, özellikle roman yazarı için birinin hayatını anlatmak, roman yazmaktan daha zor olmalı diye düşünürüm hep. Kurgu ve kişiye dair çözümlemeler elde var ve tamam ama bu defa da yazılanların az önce söylemiş olduğum bir kitaba yazılan bir tanıtım yazısının “kuru”luğunu taşıma olasılığı çıkıyor ortaya. Örneğin, Ayşe Kulin’in, kendisini hiç sevmem, “Adı: Aylin” adlı kitabında, yazarın, kitabın kurmaca bölümlerindeki başarısını, görece daha objektif yazmak zorunda olduğu bölümlerde gösteremediğini düşünmüştüm.

Yeri gelmişken, bazen yazılan bir biyografinin kişinin kutsanmasına dönüştüğü, bahsedilen kişiye sahip olmadığı şeylerin atfedildiği, bunu yaparken, çok kullanılan bir ifadeyle, “ağdalı” cümlelere başvurulduğu ve okuyan kişide, bahsedilenin bir insan değil de, düşsel bir yaratık olduğu izleniminin yaratıldığı türlerden hiç hazzetmiyorum. Samimiyetsiz, zorlama, anlatılan kişiden çok, anlatan kişinin kendi yazım becerisini ön plana çıkarmak gibi egosantrik bir yanı da olduğunu düşünüyorum. Üstelik bu sadece, yazım için değil, belgeselcilik içinde geçerli. Arada çok başarılı belgesellere de imza attığını düşündüğüm ama kişiliğinden nefret ettiğim Can Dündar’ın belgesellerdeki o çok etkileyici bulunan sesi, bu yüzden, bana samimiyetsiz gelir çoğunlukla. Ama sonuçta belagat bir sanattır değil mi? Geçiyorum…

Geçiyorum çünkü aslında tüm bu satırları, geçenlerde yeniden okuduğum, İnci Aral’ın, “İçimden Kuşlar Göçüyor” kitabından bahsetmek için yazdım. Eğer kitabı çok beğendim dersem, tüm yukarıda yazdıklarımın ışığında ne demek istediğimi anlatmış olurum. İnsanın bazen bazı kitapları ikinci kez okuması gerekiyor ki benim kitaplığımda beşinci kez okuduğum ve yakın zamanda yeniden okumayı planladığım kitaplar bile mevcuttur. Sonuçta amacımız sayısal olarak çok fazla kitap tüketmek ve tükettiğimiz kitaplarla böbürlenmek değilse sağlıklı olan da bu.

Bir okurun, erkek bir okurun, kendisini, bir kadın karakterle, olmadı, kadın bir yazarla özdeşleştirdiği yerler olması garip midir? Eğer cevabınız evetse ben garip biriyim, kabul ediyorum ve hiç gocunmuyorum. Asla böyle komplekslerim olmadı ve kadın duyarlılıklarını her zaman çok önemsedim. Bu benim cinsel tercihimle alakalı değil, çünkü ne eşcinselim, ne biseksüel, kadınlık ve erkekliğin yaratılmış ve toplumsal kimlikler olduğunu düşünmemden ileri geliyor. Uzun bir konu, ama şunu söylemeye çalışıyorum ki yazarın duygusal salınımları, içinden geçtiği süreçler, yaşadıkları karşısında hissettikleri, bunalımları, sevinçleri… her şeyi ile bir erkek okur olarak beni de içine çekebiliyor.

Ama kastettiğim basit bir empati kurma değil; kadın hareketinin en büyük problemlerinden biri bu zaten, beklenen, hep bir empati kurmak ve bir birinde dışsal iki kimlik tanımlamak ve ayrılığı baştan kabul etmek. Kastım, anlayabilmek, hissedebilmek, özdeşim kurabilmek… Evet, menopoza giremem, istemem de, o ruh halinin sadece yaşla ya da yaşanan fizyolojik dönüşümle ve kadın olmakla alakalı olmadığını anlayabilirim…

Uzatmayacağım, meramımı anlatabildiğimi düşünüyorum. Sadece şu son bahsettiğim meselede, bilim-kurgu edebiyatının, en büyük ustalarından biri olduğunu düşündüğüm, Ursula le Guin’in “Karanlığın Sol Eli” adlı kitabını, “Mülksüzler” ile birlikte okumanızı tavsiye edeceğim. Bir de, İnci Aral’dan bahsetmişken, “Ölü Erkek Kuşlar” adlı kitabını da herkese tavsiye ediyorum…

Aşağıda, “İçimden Kuşlar Göçüyor” kitabından aldığım notlardan bazılarını paylaşmak istiyorum:

“Ardından kesinlikle düş kırıklıkları geliyordu. Sis dağıldığında, tükenerek yanına ulaşmayı başardığım insanın hiç de sandığım kadar ulaşılmaz olmadığını görüyor, şaşırıyordum. Gene de anlaşılmaz bir sadakat gösteriyordum seçtiğim “aşk nesnesi”ne. Cezamı sonuna kadar çekmek istiyordum sanki. Var gücümle koruduğum bütün öznel sınırlar zorlanıncaya kadar direniyordum.

Yalnızlığın büyük bir özgürlük olarak yeniden yeğleneceği yere kadar.” (16-17)

“Yazılmış ve yayımlanmış her kitap insanın hayatını az çok değiştirir. Düşünce ve duygularımızdaki karmaşayı düzene sokmak için yazdığınızı düşünürsünüz. Ama her kitap görünenin altında bir derinlikte yol almak demektir ve içinizde bastırılıp kalmış her şeyi acımasızca yüze vurur.” (18)

“Parçalarınızı toplayıp – ek yerleri görünür biçimde de olsa- bir araya getirmek, hiç de özgün biri olmadığınıza inanıp düşlerinizden umudu kesmek zamanı. Yön değiştirme. Dışarıdan görüldüğünüz kadar olmaya çalışma.” (20)

“Yaşamak tasarlanmış ve ertelenmiş bütün ölümlerdir belki de.” (24)

“Bütün beraberlikler egemenlik mücadelesi sürecinden geçer. Kimi zaman bir taraf yenilir, teslim olur. İki taraf da teslim olmuyorsa karşılıklı olarak mevziler kazanılır ya da kaybedilir ve kişilerin yaşama alanlarının sınırları belirlenir. Bu, yazılı olmayan bir barış anlaşmasıdır. Sorunların tümünü çözmez belki ama temelde işe yarar. İki ayrı insan, iki bağımsız birey olarak ortak hayatı sürdürmeyi kolaylaştırır.” (36)

“Çelişkilerimden biri de bu. Hem boyun eğmez biriyim, hem de kurallara uymaya çalışıyorum. Hem kendimi kuraldışı biri gibi algılıyorum, hem de kuraldışı kalmaktan korkuyorum. Buradaki ayrım, o kurallara aklımın yatması gerekliliği. Ama kimi zaman salt uyum sağlamak adına bana uymayan durumlar içinde olmaktan kaçınamadım”. (38)

“Ne olursa olsun, hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını içgüdülerimle seziyordum. Bir ölüm sunuldu bana. Onun soluğunu yüzümde duydum. Ölümlülüğümü bir kez daha ama derin duydum. Artık hiçbir şeyi tutkuyla istemeyeceğimi, gerçekten, elimde olanlardan fazlasını istemeyeceğimi söylüyorum kendime. Duruldum birdenbire. Olgunluğa, yaşlılığa, ölüme giden yolun başında duruyorum.

Gün batımında hızı kesilen rüzgârlara uysallaşış ölü dalgalar, kıyıyı yalayıp geriye çekildikten sonra yeniden usulca ileri atılmak için bir an beklerler. Ben o bekleme anındayım şimdi.” (49)

“Nerelerde o eski mektuplarım şimdi? Kimlerde? Ne oldu? Emin değilim. Onları yeniden okuma olanağım olsa kuşkum yok, çocukça bulurdum. Hamlığımdan, cesaretimden utanırdım. Kendimi tanımakta güçlük çekerdim. Peki, ama bu kadar değişen ne benden, benim gerçeğimden başka?” (91)

“Kendisiyle yaşayan kadınla onun yazdıklarını ayırmayı beceriyor. Ona güveniyorum.” (104)

“Bana çocukluğunu, babası onu kayışla döverken bile ona nasıl büyük bir sevgi duyduğunu anlatıyor. Kadınların kafasındaki baba modeli hayatlarına katacakları erkekleri seçerken etkili oluyor. Ben de sevgisinden yoksun olduğum babamı aradım hep belki. Kendimden yaşlı erkeklere ilgi duydum, onlarla evlendim.” (113)

“Yazar, daha önce yazdıklarında daha yetkin, daha yüksek bir düzeye ulaştığında okuru aynı sıçramayı yapamıyor, okurunu aştığında onu yitirme noktasına varabiliyor, diye yorumluyorum durumu. Bu aşamada yeni okurlar edinebilir bir yazar, ama bu da kısa sürede gerçekleşebilecek kadar kolay olmaz. Sil baştan kendisi hakkındaki kanıları değiştirmesi zor. Gerçek okuruna ulaşması için insanın sabırlı, kararlı ve sakin olması, kendisi ile ilgili asıl yargıyı zamana bırakması gerek. Böyle yatıştırmaya çalışıyorum kendimi, ama pek sonuç vermiyor bu çaba.” (120)

“Kendimi anlamak, tanımak istiyorum. Kendimi yazmak istiyorum ölmeden önce. Anlatılabilir yaşama deneyimlerimi gözlerden saklamak istemiyorum. Bölüşmek istiyorum onları başkalarıyla. İlk insandan bu yana, insanın en temel güdülerinden biri olan insan kötülüğünden korunma ve kendi zayıflığından utanma duygusunu büyük ölçüde yenmiş olduğum inancıyla. İçimdeki saflığın dışavurumu mu bu? Taşıdığım yükü hafifletme isteğimi? Yazmak ve kendim için üzülmekten kurtulmak mı? Nedir bilmiyorum. Hiçbir zaman bilemeyeceğim.” (133)


“Bir bedenin bir tek insanı taşıdığına inanamıyorum.”* (142)

* ) Can Yayınları, 4. Basım, 1998

**) Resimler internetten alınmıştır.

2 yorum:

  1. ben de kendimi bir kitaptaki erkek karakterle birebir özdeşleştirmiştim..
    Sakın Kımıldama
    işin ilginici ben bu kitaptaki 3 kişiyi de kendimle özdeşleştirmiştim.. bu ilk kez oluyor..
    italia da bendim..
    timo da bendim..
    elsa da bendim..

    zaten kitaba hayatımın kitabı diye boşuna da demiyorum hani :)

    içimden kuşlar göçüyor u da merak ettim hani :)

    YanıtlaSil
  2. ben "içimden kuşlar göçüyor"u okumuştum ama unutmuşum,ve şimdi farkettim o kitap kütüphanemde yok nerede acaba??? :(((

    YanıtlaSil