Tutamadığım sözlerden sözlük yapıyorum, tutunmak için. Hayallere dalamıyorum artık, boğulmaktan korkuyorum, tutunuyorum. Ardında bir kişilik bile yer kalmamış korkunun da ardına sığınamıyorum. Yerim kalmamış, bir dal sadece ve ben tutuyorum.
Dedim ya derin diye korkuyorum, sığda, hissedemiyorum. Tüm bedenimi sokmak istiyorum içine, içinde kaybolmak. Olmuyorsa, olamıyorum, olmuyor. Yağmuru da bu yüzden seviyorum belki, hem içindeyim ve sırılsıklam hem de nefes alıyorum; özgürlük demiştim ve eylüldü hatırlıyor musun? Kış geliyordu hani ve ben sığınacak sıcak bir yuva arıyordum. Kış geliyordu ve tüm doğa çürüyordu, çürüyorduk. Yağmurun altında, yağmurla beraber akacaktı tenimize sinmiş acının kiri; duşa girip akan suların altında kirlenmektense yağmurun saflığına sığınacaktık. Eminim biliyorsun!
Şimdi, dışarıdan yağmurun sesi ve kokusu gelirken, ben yine sırılsıklam ama bu defa gözyaşınla ıslanıyorum. Sesin, gözyaşlarının sesi içimi acıtmıyor, içimi acıtmaması, içimi acıtıyor. Daha o gün biliyordum, sen bana sarılıp ağladığında, ben metronun merdivenlerini inerken, son bir kez baktığımda, sen bir dostuna sarılıp ağlıyordum ve ben dökeceğim gözyaşlarını görüyordum gözünde. Bu yüzden belki ağlayamıyordum. Merdivenleri indiğimde, ardımda artık seni göremiyordum, bir daha da göremeyeceğim dedim kendi kendime o an, göremedim… “Ben bunca zaman sensiz ne yapacağım?” Yaptın, yapacaktın, Bu yüzden gittim. Geldim ve yeniden gittim.
“Bana yaşadığın şehrin kapılarını aç...
Sana diyeceklerim söylemekle bitmez.
Yıllardır yaşamamdan çaldığım zamanlar
Adına düğümlendi.
Başka şehirleri özleyelim orada seninle.
Bu evler, bu sokaklar, bu meydanlar
İkimize yetmez.”*
Bu şehre yapamamam bunu. Onun acısı ona yeter.
“İnsanın korktuğu başına gelirmiş” derdin hep. İnsan bilmediğinin düşmanıdır, bilmediğinden korkar denir ya, ben bildiğim için korkuyordum ve sen de bunu biliyordun. Her şey kuralına uygun, her şey yazıldığı gibi oldu. Tamam ve kabul, sonuna yetiştim ve sonunu değiştirdim biraz ama yine de bozmadım.
Anlamıyorum, peki neden hala ağlıyorsun. “Çok şey öğrendim senden.” Bir şeyi öğrenememişsin. Bir oyunda, biri dışarı çıkarsa ve hele de artık dışarıdan bakıyorsa, oyunu görüyorsa tastamam, kazanan odur. Ama en akıllıca olanı ne biliyor musun? Oyunun hem içinden hem dışından bakabilmek. Üstelik oyun da bitti. Sen hala eski oyundan replikleri tekrarlıyorsun. Bu yeni bir oyun ve ben dışındayım, dışardan bakıyorum, görüyorum. İki şey kutsaldır benim için, iki şey karşısında çözülür ruhumun tüm düğümleri: karnında can taşıyan bir kadın ve gözyaşları. Ne büyük günah seninki, ne büyük saygısızlık gözyaşlarının kutsallığına…
Üstelik bugünlerde kafam çok karışıyor biliyor musun? Başka bir hayalin derinliğine inanmaya başlamaktan korkuyorum. Ve bu defa imkânsız olduğunu her zamankinden çok daha iyi biliyorum. Peki “o”. Biliyor mu? Bilmiyor. Kaybolmaktan korkuyorum, yerim yok, korkumla yüz yüzeyim, çırılçıplak!
Bugün döktüğün gözyaşları bu korkumun da üzerine akıyordu. Bilmeni istedim ama bilemeyeceksin. Bilemeyeceğin için yazıyorum…
(* Özdemir Asaf, Tentation)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder