
Okuduğum bir kitabım satırları arasında, ara sıra, boyut değişimi yaptığımı hissediyorum. Buna, ait olamama hissi de diyebilirim, anakronizm de…
Tarihi sevmemek mümkün mü? Bazı şeyleri sevmiyor olmak, ondan kaçmaya kabil midir? Tarih, hani şu lise ders kitaplarında anlatılan haliyle değil, öss ve bilumum sınavda çıkan soruları cevaplamak için öğrenilen değil; tarih ve tarihsellik, tarihsel bakabilmek… İnsan zihninin gelişiminin doruk noktasıdır bana göre.
Edward Halett Carr’ın “Tarih Nedir?” adıyla ülkemizde yayınlanan, seminerlerinden ve derslerinden oluşan kitabını defalarca okumuşumdur ve hala da arada karıştırıp altını çizdiğim yerlerine göz atarım. Hayli üretken olan bu İngiliz tarihçinin, en son “Romantik Sürgünler” adlı kitabını okuduktan sonra, Carr’ın tarih yazımına bir kez daha hayran oldum. Carr’ın Rus ve Sovyetler birliği tarihi ile ilgili çalışmalarının çoğu dilimize çevrilmiştir: Üç ciltlik “Bolşevik Devrimi”, “Lenin’den Stalin’e Rus Devrimi”, “1917 Öncesi ve Sonrası”…
Hepsi de konunun ilgilisi için, tarih ile ilişkisi benim gibi amatör düzeyde olanlar için bile, eşsiz zengin kaynaklardır.
İngiliz tarihçi Edward Halett Carr’ın “Romantik Sürgünler” adlı eseri bir biyografi olarak okunabilir. Ama isteyen onu tarihi bir roman olarak da değerlendirip bu gözle bakabilir. Öyle bir tadı vardır demek istiyorum.
Kitap asıl olarak Herzen’in Rusya’yı bir daha dönmemek üzere terk etmesi üzerine başlayan sürgünlüğünü merkeze almakta ama on dokuzuncu yüzyılın ortalarında çeşitli nedenlerle Avrupa ülkelerine yerleşmiş romantik dönem sürgünlerini anlatmaktadır. Bakunin, Ogarev, Naçayev, çok belirgin olmamakla birlikte Turgenyev ve daha bir dolu isim…
Kitabı baştan sona anlatacak değilim. Sadece ilgimi çeken bazı çağrışımları paylaşacağım her zaman olduğu gibi. Yukarıda ilk paragrafta bahsettiğim anakronizm, yazar tarafından Herzen’in kaderini anlatıyor aslında. Yaşamı, yaşananlar, ne geçmişin romantizmine, ne de geleceğe ait olamama, bir tür arada kalmışlık olarak özetlenebilir. Büyük işler başarmak, başardığını sanmak ve zamansız, çağ dışı bir yaşam, bir tarih yanılgısı. Carr, bunu kitabın sonlarına doğru şu şekilde ifade etmiştir:
“Akıntı onları daha ölümlerinden çok önce sürükleyip götürmüştü. Çağdaş düşüncenin ana akımından uzakta, çaresiz kalakalmışlardı. Herzen, Bakunin ve Ogarev kuşağının – her kuşak gibi – bir geçiş kuşağı olduğu söylenir. Ancak, bu kuşak için geçiş dönemi şaşılacak kadar hızlı geçti. Felsefi arka planın ve düşünme tarzının Avrupa’nın yirmi yıl gerisinde olduğu bir ülkeden gelen Herzen ve Bakunin gibi adamlar çok önce aşılmış olduklarını fark ettikleri anda, ya onlara tanınan kısa süreyi kullanmışlar, ya da doğal yetenekleri azalmaya başlamıştı. Onlar, öteki şanslı havariler gibi saygı duyulan ve beğenilen bir yaşlılık geçiremediler. Kutsal kitaplarını açıklamaya başladıklarında, müritleri çoktan başka seslerin çekimine kapılmışlardı. ROMANTİK SÜRGÜNLER’in öyküsü trajik sonuna ulaştı. Ama daha acı olan, bu trajediye başından sonuna kadar bir boşluk, anlamsızlık havasının hakim olmasıdır. Yine de oyunun kahramanları tarihteki yerlerini aldılar. Rus Devrimi – ölümünden elli yıl sonra – Herzen’i öncülerinden biri sayarak onu onurlandırdı.” (Romantik Sürgünler, E.H. Carr, 260, Ekim 2001 3. Baskı)
İkinci olarak, olaylar ve hayatlar, bir tarihçinin gözünde, tarihsel bir incelemede, analitik olarak incelenmelidir. Tarihsel kişilikler, tarihte rol oynayan insanlar, her halleriyle, her anlarıyla insandırlar. Ve bazen bu insanları özel yapan, özel yanları, sadece bu insan oluşlarının, insani yanlarının doğallığıdır. Burada, uzatmak pahasına, bu insan yana hem bir örnek vermek, hem de Herzen’den özellikle etkilenmemi sağladığı için paylaşmak istediğim bir alıntı yapmak istiyorum. Carr bu satırları, Herzen’in kendi otobiyografisi olan “My Tought And My Past”tan aktarmaktadır.
“Belirli bir biçimde davranmam gerektiğine inanırken, tam tersini yapma alışkanlığını, bu söylene söylene ‘peki’, ‘olur’ deme, bu itiraz ettiğim her şeyi uysalca kabul etme huyunu nereden ve nasıl kazandım?
“Bu hamlık, bu sebatsızlık, bu kararsızlık yüzünden yaşamım boyunca sınırsız acı çektim ve yanlışlarımı iradem dışında ve bilinçsizce yaptığımı düşünerek zayıf da olsa bir teselli bulma olanağından bile yoksun kaldım. En aptalca hataları kendime karşın yaptım. Her zararı, her şey apaçık biçimde gözlerimin önünde gerçekleştiği halde sineye çektim.
“Bütün önemli olaylarda, kendimi kontrol etme, irademin sözünü dinleme gücüne sahip olsaydım, aşaba yaşamımdan kaç talihsizlik, kaç felaket eksik olurdu? Kolayca büyülenmekle, kendimi kaybetmekle suçlandım. Çoğu kez kendimi kaptırdığım doğrudur. Ancak sorun burada değil. Etkiye en açık olduğum anlarda bile, daima önce duraksadım, düşündüm, usavurdum, bütün olasılıkları hesaba kattım. Elbette yalnızca teoride. Sorunun en güç yanı tam da buradadır… Neden daima itilip kakılmama izin verdim Uysallımın nedeni, çocukça bir utanç ve çoğu kez karakterimin iyiliğinden – dostluk, sevgi, düşkünlük – kaynaklanan bir tez canlılık ve ataklıktır. Ah! Neden mantığımın sesine kulak vermedim, neden onu alt etmelerine engel olamadım?” (a.g.e. s. 405)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder