11 Mayıs 2008 Pazar

Sabah (Öykü-1/2)

2. Bölüm

Sabah uyandığında Zeynep’in çoktan çıkmış olduğunu fark etti. Nasıl olup da uyanmadığına şaşırdı önce. Tekrar uyuması kolay olsa da sessizliği bozan ufacık bir şey bile uyandırırdı onu. Lanet olası evin duvarları çok inceydi ve yatakta öyle beklerken, yan odadan, Hande’nin sesi geliyordu. Sanki telefonla konuşuyor gibiydi ve muhtemelen birazdan o da çıkacaktı. Birazda Hande ile karşılaşmamak için yatakta öylece duruyordu. Aslında, mahmurluk da vardı; hala uykusunu alamamış gibiydi ve bu da yatak keyfi yapması için bahane oluyordu.

Bu tembellik halinde, vücudunu kımıldatmadan, eliyle telefonunu arandı. Saate bakmak istiyordu. Erken kalkmasını gerektirecek bir işi yoktu o gün. Saate bakmak istemesi ise sadece meraktandı ya da alışkanlıktan. Telefonunu bulup ekranına bakarken geldi aklına dün gece uyanmış olduğu, sonrasında düşündükleri, hissettikleri, Zeynep’le sevişmeleri… Bütün bunları düşünürken telefonuna öylece bakıyordu ve yanına, diğer yastığın üzerine bıraktığında saate bile bakmamıştı. Baktıysa da hatırlamıyordu şimdi saatin kaç olduğunu.

Ama şimdi saati de telefonu da düşünmüyordu. Dün gece, dün gece neler geçirmişti aklından, nasıl bir noktaya varmıştı düşünceleri? Böyle bir anlıktı işte, bir anda oluyordu her şey, aniden, hani çizgi filmlerde karakterlerin kafasında bir ampul yanar ya, öyleydi işte. Bir ampul yanmıştı, belki de bir fener, bir yerleri gösteriyordu ışık. Yok yok aslında bu sinema makinesinin ışığı gibiydi daha çok. Perdeyle ışık arasına bir film şeridi girmiş ve zihnindekiler, o ışığın etkisiyle karşısında duruyordu işte.

Hande odasından çıkmış olmalı diye düşündü. Sesler kesilmişti. Amma da gürültü yapıyordu bu kadın. Gerçi belki onun evde olduğunu ya da uyuyor olabileceğini düşünmemiş olabilirdi. Neyse zaten ne zaman böyle ince şeyler düşünür ki diye geçirdi içinden. Sonra birden bu incelik yoksunluğunu düşündüğünden midir nedir odaya da çat diye dalabileceği geçti aklından ve onu böyle çırılçıplak görmesini istemediğinden pikeyi bulup örttü üzerine. Böyle şeyleri çok önemsemezdi aslında, yani çıplaklık falan, başka bir kadına ya da erkeğe böyle yakalanmak umurunda olmazdı; ama üzerine çekmişti işte pikeyi, öylesine belki de.

Şu gece aklından geçenlerden kaçıyor olabilir miydi yoksa? Hande’nin gürültülerine, huylarına falan takılması zihnindekileri uzaklaştırmak için bir bahane olabilir miydi? Hani şu üzerinden bir gece geçmeden önemli hiçbir konuda karar almayan yazar vardı ya, Weber’di sanırım, bunu çok önemserdi. Ondan etkilendiği için böyle değildi. O da zaten böyle düşünürdü ve böyle yapardı hep ve bunu okuduğunda aynı benim gibiymiş demişti. Hiç de iyi bir şey değildi bu, oysa gece ne kadar kararlıydı. Uyku, bedeni dinlendirirken, zihni ve kişiliği de yumuşatıyor. Zihninde geceden kalanları, tül bir örtü gibi örtüyor. Örtünün altında, hem biraz silikleşiyor görüntüler hem de tülün güzelliği insanın içini yumuşatıyor.

Ne kadar emindi gece kendinden. Bunlarda daha önce defalarca alıp uygulayamadığı kararlar gibi, ta ki uygulamadığı için pişman olana kadar unutulup gidecek miydi? “Ben hep yapmadığım şeye pişman olmaktansa, yaptığım şeylere pişman olmayı yeğlerim” demişti Naz. Hep gelirdi aklına bu, öyleydi de bu kız gerçekten. Şimdi de Naz’ı düşünmeye başlayıp zihni başka yerlere kayabilirdi ama bu pişman olma meselesi geceye yeniden döndürdü onu.

Düşündükçe, düşünüp durmak olmaz demeye varmıştı. Olacakları, olabilecek, yani bir insanın öngörülerinin izin verebileceği, en açık hali ile görüyordu ve bunun sonu, tüm bunları biliyorken, çok büyük bir pişmanlık ve çok büyük bir acı olacaktı. Hep öyle olmuştu. Geceki düşünceleri, kuramsal olarak kesinlikle doğruydu, buna şimdi, sabah olduğunda yeniden düşünmüşken iyice emindi artık. Ama sabah, uyanınca işte, insanın ayakları da yere basıyor. Gecenin en büyük sorunu bu belki de, uyku ile uyanıklık arası hali, istediğiniz kadar kafanız ayık olsun fark etmez, bir rüya gibi, rüya da gibi, rüyalardaki gibi, uçmak… Sabah olunca da böyle çakılmak işte. Ayaklarınız yere basıyor evet ama çakıldığınız içinde, bir yerleriniz kırılmış gibi kıpırdayamıyorsunuz bir yere.

Sessiz bir şekilde doğrulup masanın üzerinde olduğunu hatırladığı sigaraya ve küllüğe uzandı. Ses gelmiyor olsa da Hande hala çıkmamış olabilirdi ve gerçekten onunla karşılaşmayı, konuşmayı şu anda hiç istemiyordu. Çakmağın ses çıkarmasından bile korkarak yaktı sigarasını. Çok bunalmıştı ve bir karar vermesi gerektiğini, bunun bir zorunluluk olduğunu hissediyordu.

Sigarasının ilk nefeslerini çekerken, kahve, bir de kahve olsaydı şimdi diye geçirdi içinden ve Hande’ye, kızın hiçbir suçu olmasa da, küfretti.

Karar vermeliydi, olmuyordu. Sorun verilecek kararda değildi aslında, irade koyamıyordu. Gece düşündükleri aklına geldikçe, yeni şeyler çağrıştırıyordu zihni. Zeynep’i sanki hiç olmadığı kadar net tanımaya başlamıştı. Tüm ruhunu çözebilmişti sanki ve bu gittikçe daha da çok korkutuyordu. İnsan bilmediğinden korkar diye kim demiş, bal gibi de bildiğinden ve bildiği halde de korkuyordu işte. İnsan irade koyabildiği yani güçlü olduğunda korkmaz denseydi doğru olabilirdi belki. Neyse işte, bunları düşünmeye dalarak yine gerçekten, gerçek sorundan uzaklaşıyordu.

“Cehalet mutluluktur.” Bir filmde geçiyordu bu söz. Böyle her şeyi bilmek zorunda mıyım sanki; her şeyi en ince ayrıntısına kadar düşünmek. Bunları bir kenara koyduğunda, seviyordu işte onu. Hem de çok seviyordu ve şimdi bir de bunu söylediği anda her şey daha da karmaşık hale gelmişti. Bu anda yaktı ikinci sigarasını. İlkini hangi ara bitirdiğinin, hangi ara söndürdüğünün bile farkına varmamıştı.

Dün gece en çok bunu düşünmemiş miydi? Yazılı değil miydi kaderi satır aralarında? Tek yapması gereken parçaları bir araya getirmek olmamış mıydı? Tamam uymayan ya da eksik olan parçaların yerine kendisi kesip koymuştu ama elindeydi işte resim. Görünüyordu her şey. İkinci sigara da bitmişti. Öylece kalakalmıştı yatağın içinde, çırılçıplaktı ve artık içerden de sesler gelmediğine göre, evde yapayalnızdı. Gözünü dikmişti bir noktaya, bakıyordu öylece. Zeynep’in bir fotoğrafı vardı. Kafenin birinde bir arkadaşı çekmişti. Resimde arka masada kendisi de görünüyordu. Sonradan, birlikte olmaya başladıklarında, Zeynep’in evinde bu resmi gördüğünde, bunun tanıştıkları ilk gün olduğunu fark etmişler ve bu yüzden bu fotoğrafı buraya asmışlardı.

Bu fotoğraf, bu an, bu ilk gün. Bu kadar basit miydi hayat? Rastlantı ve zorunluluk, bu kadar zorunlu muydu?..

Yağmur.

(Zeynep : Sözlüklerde anlamı değerli taşlar, mücevherler, süs, bezek yazıyor ama bir yerde masum anlamına geldiğini duymuştum. )

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder