21 Mayıs 2008 Çarşamba

Anlamak Zor! (Sayıklamalar)

Bazı şeyleri kavramak zor geliyor. Kolayına kaçmak ise gerçekten çok kolay. Yazmak zor örneğin bu yüzden, en azından benim için. Yazmak, adını koymak, bir tarife sığdırmak, tanımlamaya, anlamaya çalışmak, anladığını yapmak. Evet, en zoru da bu, yapmak.

Anlamak zor, zoru görünce kaçmak kolay. Bunları neden mi yazıyorum? Zihnimde bir dolu çağrışım var aslında ve yazmak zor. Düşünmek zor örneğin, düşünmek çaba gerektiriyor. Düşünmenin tembeli olmak, bu o kadar çok rastlanan bir şey haline geliyor ki, düşünmeden hareket etmek kolay.

Şimdi size desem ki acı çekmek kolay aslında, güler misiniz bana? Ama inanın öyle. Çok kolay, acı çekmek. Çekilen acıyı kabullenmek çok kolay. Acı, bir kaçış aslında bana göre, kolayına kaçmak. Bir bahane bulmak, kendini kandırmak, “bunalım takılmak” gibi… Acıyı paylaşmakta kolay, inanın hiçbir çaba gerektirmiyor. Çok sert bulabilirsiniz ama acıyı paylaşmak, başkasının üzerine bırakmaktır bana göre. Kapanın elinde kalır, elinizde başka bir şey kalmaz.

Ya acıyı, insan ilişkilerinde kullanmak. Kastettiğim şey, acı çektirmek değil, acı çekerek acı çektirmeyi kastediyorum. Dipteyiz demek, dahası yok, sonrası yok, son… En hafif ifadeyle bencilliktir bana göre, paylaşılacak o kadar çok şey var ki acıya yer bile kalmaz. Yer bırakmamak gerekiyor.

Dertler paylaştıkça azalır mı diyorsunuz? Yanılıyorsunuz, dertler paylaştıkça artıyor. Her anlamda söylüyorum bunu. Parçalanır, dağılır bir süre sonra toparlanamaz hale gelir. Mikrop gibidir, kanserli bir hücre ya da. Her parçada yeniden üretir kendini, çoğalır. Sıkıntılı bir arkadaşınızı, sıkıntılı bir anında yalnız bırakmamalısınız, yanında olmalı ve sıkıntısını paylaşmalısınız. İki kadeh içersiniz belki, iki kadehte tüketirsiniz sıkıntıyı, emin olun o kadar bile sürmez. Öyle zannedersiniz, boşalttığınız kadehe, kederi doldurmuşsunuzdur, hem de her ikisine de.

Bir kadeh sarhoş etmezdi belki ama iki kadeh olunca sarhoşluk değilse bile çakır keyif olmak garantidir. Çakır keyif oldunuz değil mi? Boşalttınız içinizi ve rahatladınız. Yolunuzu açmak için önünüzdeki kumları, taşı, torağı, geriye atmak yerine, hem sağa sola fırlattınız hem de önünüze. Farkında değilsiniz, anlayamazsınız, ta ki o önünüze attıklarınız birer kum tepecikleri olup yolunuzu tamamen kapattığını fark edene kadar.

“İnsanoğlu çözemeyeceği sorunları koymaz önüne.” Muhteşemdir ve bence de aynen öyledir. İki şey var: birincisi, çözüp çözmemek bazen bir tercihtir. İstemek gerekir, çözmek istemek. İkincisi, çözüm mümkün olmadığında, ya da gücünüz yetmediğinde, bu bir çözümsüzlük değildir aslında. Çünkü hem bir çözümün olduğunu bilmek ile çaresizlik hissi birbirinden çok uzak şeylerdir hem de mücadele etmiş olmayı önsel olarak varsaymaktadır.

Bunun anlamı ise şu, bir mücadele verdiyseniz, asla soruna başladığınız yerde değilsinizdir. Çünkü her çaba, her mücadele hem size hem de hayata bir şeyler katar. Sorun mu var? Elbette olacak, hayatın her anında hem de. Ama hep aynı düzlemde değilse “sorun yok” demektir. Zaten mücadele etmekle etmemek arasında anlatmaya çalıştığım fark da bu: Mücadele etmek sorunun düzlemini değiştirir, sizi bir kısır döngüden kurtarır.

Hangisi bencillik diye sormuş olabilirsiniz. Dert paylaşmak, derdine ortak olmak, derdine ortak bulmak mı bencillik değil? Derdinizi paylaşmaya çok insan bulabilirsiniz, ama ya kolunuzdan tutmaya, çekmeye, sizinle beraber mücadele etmeye birini bulmak kolay değildir. Hangisi bencillik!

“Yalnızlık, büyütür ama yalnızlık sonra çürütür” mü diyordu şarkı? Bir düşünün!

Son söz olarak yeni ufuklara yelken açmak istiyorum: “Kalpsiz bir adam mıyım? Kalbimi hep başkalarının avucuna bırakan acımasızlık mı yoksa benimki? Sevmeyen, sevemeyenler mi içlerinde bir kalp taşıyorlar ve saklı bir hazine gibi koruyorlar onu acaba? Benim gibi kalbini hep başkalarına verenler, başkalarının elinde onu hırpalatıp hor gördürenler mi, daha büyük acılar yaşatanlar mı yanlış yapıyor? Aşk ne? Sevmek nedir? Buradayım ve bulmak zorundayım. Belki de durmak zorundayım, durdurmak.”

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder