“Bir düş gördüm yine, sen vardın. Düş ve düşünmek ne güzel iki çocuk değil mi, daha önce hiç görmediğin bir çocuğun sana sarılıp öpmesi, seni çok sevdiğini, senden ayrılmak istemediğini söylemesi? Düş bir çocuk, ben bir düşünce. Hayra yoramadığım bir düş, hayırlı olmadığını anladığım bir düşünce…
Ah be sevgilim, anlayamazsın, anlayamayacaksın. İsyan eden bir kemanın çığlıklarından tat alamayacaksın, içinde teller kopana kadar. Kemanın tellerine değen çubuk yüreğine saplandığında artık, şarkıda bitmiş olacak ve sen müziğin tadına varamadan öleceksin… Soyut, düşünmenin ve bilmenin en gelişkin hali, müzik en yetkin soyutlama insan zihnindeki. Requem çalıyor ve sen duymuyorsun. Ben hep adıma yazılmış requemler dinledim, bizzat kendim yazdım kimi zaman. Sana çaldım, dinlemedin. Gelen ölümü gördüğünde tadına varabilirsin bunun, tadında ölürsün…
Dinle, bu kez olsun, dur ve dinle! Duyuyor musun? Ritimler için bir piyano eklenmiş bu kez... Duyuyor musun?..” (New Horizons)
Hep çocuk kalmaya söz vermek…
Son zamanlarda, birkaç yıldır özellikle, bunu düşünüyorum hep. Çocuk olmak nedir, ya da çocukluk? Bunun, çocukluk kavramanın tarihini ve gelişimini bir yana bırakıyorum. Çünkü bu gerçekten haddimizi aşan bir konu, aşmıyorum, aşamıyorum.
Ha bu arada “içimizdeki çocuk” gibi şeylere de hiç girmiyorum. Hatta baştan söyleyeyim tam da bunu anlatmaya çalışıyorum: “İçimizdeki çocuk” demenin bir saçmalık olduğunu ve bölünmüşlük, kişinin ve kişiliğin parçalanmasından başka bir şey olmadığını iddia ediyorum. Ve bütün bunları sadece bir film izlediğim ve o filmden bahsetmek istediğim için yazıyorum. Zihnin çağrışımlarına, parça tesirli bir bombanın, parça tesiri gibi zihnimizde saplanan çağrışımlara geçiyorum. “An”lar, anlarsak eğer, anlayabilirsek, bizi her zaman bir bütünlüğe çağırıyor. Davete icabet etmeyi bilmek gerekiyor.
Önce tedbir diye düşündüğümden hep, yine bir tedbir olarak, “yaratılmış” diyebileceğim ve insanlığın tüm tarihi düşünüldüğünde yeni olan kavram ve olguları, sırf bu yeni olduklarından hareketle yok ya da yapay sayamayacağımızı söylemeliyim. Yaratılmış ya da sonradan ortaya çıkmış; ama var… Bunu reddedemeyiz, etmeyeceğim de ama nasıl ki bilim kurgu insanın gerçeklik algısında bir ilerleme ise ya da geçmişte yaşanan şeyler ders çıkarmak anlamında bize yol gösterebiliyorsa aynı şekilde geçmişte olmayan şeylerde ya da bugün olumsuz bulduğumuz şeylerin geçmişte var olmadığını bilmekte bize yol gösterir.
O zaman o gördüğümüz yoldan devam diyebiliriz. Devam ederken yol üstünde, hep üstünde durduğum olgunluk meselesinde, olgun olmaya verdiğim öneminde nedeninin bu olduğunu söylemeliyim.
Emir Kustirika gerçekten farklı bir yönetmen. Hemen tüm filmlerini büyük bir keyifle izlediğim bu yönetmenin en son “Bana Söz Ver” filmi yukarıda yazdığım şeylerin vesilesi oldu. Bu filme dair yazmadan önce balkan halklarının yaşam tarzını daha yakından bilmek isterdim, bilmeden yazıyorum. Custirica’nın tüm filmlerinde görülen, her an eğlenmeye, her an oynamaya hazır insanlar ne kadar gerçekten de o bölge insanlarının genel özelliği bilmiyorum ama bu filmde bunun yanında başka bir şey daha vardı. Bir çocuğun olgunluğuyla bakabilmek hayata, bir çocuğun saflığıyla olgun bir insan gibi düşünebilmek…
Hani Emir Kustirica’nın alamet-i farikası nedir diye sorulacak olunsa, bu çocukça olgunluk olduğunu söylerdim. Çocukluk ya da olgunluğun birbirini dışlamayan, yaşla ya da zamanla sınırlanamayacak bir bütün olduğunu gösteriyor Kustirica. Filmin Sırbistan ile ilgili politik yanına değinmiyorum, önemsiz olduğu için değil. Hatta diyebilirim ki yönetmen açısından önemli bir yeri var bu politik yanın ama ben film boyunca, belki içinde bulunduğum ruh hali nedeniyle bu çocukça olgunlukta takıldım kaldım…
Yine her zaman olduğu gibi filmi anlatmıyorum, çağrışımlarımı yazarak devam ediyorum.
Birincisi, çocuklar bizim zannettiğimizden daha akıllı ve daha olgundurlar. Bunun tersi doğru değil ama. Yani çevremizde koca koca insanlar olup da olgun olmadığını düşündüğümüz insanlara çocuk, ya da çocukça demek doğru değil. Büyümemiş diyebilirsiniz, olgun değil diyebilirsiniz ama çocuk denemez. Evet, çok zorlarsak bunlar için “içimizdeki çocuk”tan değil, “içimizdeki hayvan”dan bahsedebiliriz. Bunu anlatabilmek, açabilmek şu an itibariyle çok mümkün değil. Sadece okuyucunu zekâsına ve anlayışına güvenmekle yetiniyorum.
İkincisi şiddetin bile bir oyun olabilmesi, ki bunu film bağlamında söylüyorum, şiddetin belki en kabul edilebilir hali…
Üçüncü olarak bir de çocuk istismarcıları vardır ki bunları yazmak için düşündüğümde bile içimde bir şeyler isyan ediyor. İşte bunlar büyük insanlardır, bazen hayran olduğunuz, bazen yanında sabahladığınız insanlar… Büyüktürler, çocuk olamamak anlamında. Küçültürler, böcekleşmek anlamında… Şiddet, çocukça olmayanı, onlara göredir. Göremezsiniz, göstermezler, bilemezsiniz, bildirmezler. Göremediğiniz o kadar çok şey vardır ki… Bunu sadece çocuklar görebilir, anlamak için bir çocuk kadar zeki ve bir çocuk kadar yaramaz olmanız gerekir. Ama doğru ya size göre çocuklar, çocukluk, aptal olmaktı değil mi? Siz kendinizi çocuk zannediyordunuz değil mi baştan aptal ve kör olmayı kabul ederek?..
Dördüncüsü, filmi izlerken ve bunları yazarken aklıma hep Mor ve Ötesi’nin Eurovizyon yarışmasındaki “Deli” şarkısı geliyor. “Beni büyütün, ağlatmayın, sahte düşlerle oyalamayın. Beni büyütün, aldatmayın, sevginiz nerde öğündüğünüz…”
Sevgiyle ve çocuk kalın… Büyümek için…
Yağmur
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder