2. Bölüm
Tam şu anda Zeynep’in zihninden geçen, geçerken “iyi ki” mi yoksa “keşke” mi diyeceğini kestiremediği, ki zaten kendisi olayları böyle değerlendirmeyi sevmez, Can’da sevmezdi, ilk güne gidelim. Emre’nin doğum gününden bahsediyorum ama Emre’den bahsetmek istemiyorum.
Birkaç gün önce tesadüfen karşılaştığı Emre’nin kız arkadaşı Dila haber vermişti doğum gününü. Bar’a gideceklerdi ve onunda gelmesi için ısrar etmişti Zeynep’e. Kıskançlıklarından ve hayatını kısıtlamalarından bunaldığı sevgilisinden yeni ayrıldığı için hiç düşünmeden kabul edeceği bir teklif olmuştu bu. Kafasını dağıtmaya ihtiyacı vardı. Bunu hatırladığında “etmez olaydım” diye düşündü önce sonra ne olduysa oldu dedi, pişman oldu bir an ve “iyi ki de etmişim” diyerek karar vermiş oldu en sonunda. Can’da o gün arkadaşlarıyla buluşmak için önceden plan yapmış. Aynı barda, ortaçağ müzikleri yapan, iyi de arşivleri bulunan bir grubu dinlemeye gideceklermiş. Emre’nin doğum günü kutlamasının olduğu akşam Emre ile karşılaşan Can, arkadaşlarının hepsinin ekmesi üzerine Emre’nin sen de bize katıl teklifine uymuş ve onların masasına oturmuştu.
Bu günü konuştuklarında “rastlantı ve zorunluluk” deyip dururdu Can. Zeynep’in gözlerinin içine bakar "bu tarih yasasını senin gözlerine baktığım her an daha da çok seviyorum” diye bitirirdi sözlerini. O gece olan olmuş, sohbet koyulaştıkça, artık Zeynep ve Can birbirlerinden başka bir şeyle ilgilenmez olmuş ve gecenin sonunda birbirlerine telefonlarını vermişlerdi.
Ama Zeynep ertesi gün Can aradığında şaşırmıştı. O kadar çok içmişti ki telefon numarasını verdiğini de gecenin nasıl bitip eve geldiğini de hatırlamıyordu. Can’ı hatırlıyordu ama sabah kalktığında ilk aklına gelen o olmuştu. Öğlene doğru iş yerinde telefonu çaldığında da aklında o vardı ama beklemiyordu aramasını. Dün gece bardaki samimiyetin alkolün ve ortamın etkisiyle olabileceğini düşündüğünü belli eden, tereddütlü bir ses tonuyla konuşuyordu Can. Ama Zeynep’in de ondan geri kalır yanı yoktu. Hem şaşkındı hem de yine ağırdan satıyordu kendini. O aradığına göre, üstelik akşam buluşup dün üzerine konuştukları kitabı ona hediye etmek istediğini söylediğine göre biraz isteksiz olmalıydı sesi. Ama reddetmeden kabul etti teklifi.
İşte bütün bu iki artı iki dört yılın, tüm yaşananların, bu otobüs yolcuğunda içini ezen hüznün ve duyduğu acının “başlama yeri” bu yirmi dört saat, her anıyla yeniden canlanıyordu Zeynep’in zihninde. “Bilim kurgu, gerçeğin farklı bir düzlemde yeniden kurulmasıdır. Bu yüzden belki bazen gerçekten daha gerçek olabiliyor.” Can’ın sözleriydi bunlar, o gece de söylemişti, sonra birkaç kez bu konuyu konuştuklarında da… Şimdi içinden tekrarlıyordu bu sözleri Zeynep ve kendini bir bilim kurgu romanında gibi hissediyordu.
Otobüsün içinde karşıdan gelen, otobüsü sollayan ya da otobüsün solladığı araçların ışıkları ve sesleri bu hissi besliyordu. Hayallere dalardı böyle zamanlarda oysa ama şimdi tüm hayalleri tükenmiş, umutsuz ve çaresiz biri gibiydi. Hep geçmişi düşünüyordu. Hatta o geçmişin bir anından sonrası da yoktu sanki. Gelecek orada tükenmişti. Başı hafif eğik, yüzü otobüsün penceresine dönük gecenin karanlığını seyrederken yorgun hissediyordu kendini.
“Biliyor musun Zeynep? Sen yanımda yokken, özlerken, sana deliler gibi aşık olduğumu düşünüyorum hep. Ama…” Bunu söylerken çocuksu bir sevinç vardı sesinde ve bu “ama”dan sonra bir süre susmuştu Can, gözlerini bu süre boyunca Zeynep’in gözlerine dikmiş ve bu bakışlar ve bu yarım kalmış cümlenin ardındaki sessizlik kaygılandırmıştı Zeynep’i. İçinden geçenleri yüzüne yansıtmamıştı. Gözlerini böylesine gözlerine dikmiş birinin, hele ki Can gibi birinden söz ediyorsak, bu kaygıyı yakalamamı mümkün değildir. Ama Zeynep o anlamamış gibi davranmıştı. Bir tercih değil aslında bu, öyleydi, öyle olması gerektiği için değil, öyle olduğu için… Sanki üzerinden bir gece geçmiş gibi hissediyordu Zeynep, öylesi dinginleşmiş ve olgunlaşmıştı Can’ın sesi. Yeniden başlamıştı konuşmaya, o son “ama”yı tekrarladıktan sonra, “ işte böyle, yanındayken, gözlerine baktığımda, sana sarılıp dokunduğumda sana karşı hissettiğim dostluk, her şeyin, aşkın bile ötesindeymiş gibi geliyor.”
O an hissettiği gerilimi hatırlarken geriliyordu şimdi Zeynep. Hem o anı hatırlamak hem de o an hissettiği gerilimi yeniden yaşamaktan kaynaklı kaskatı kesilmişti. Eliyle otobüsün klimasını yoklayıp yanındaki boş koltuğa bıraktığı montu almış ve üzerini örtmüştü. Bunu yaparken o an hissettiklerinden değil de üşüdüğü için böyle gerildiğini göstermek ister gibiydi. Kime gösterecek ki? Tabi ki kendisine... Bunun farkında değildi ama.
“Böylesi daha sağlıklı” diye cevap vermişti Can’ın söylediklerine ve şimdi içinden “böylesi daha sağlıklı” diye yeniden yeniden defalarca söylüyordu bu cümleyi.
Bu konuşma bir metro yolculuğu esnasında olmuştu ve indiklerinde soğuk hava içini titretmiş ve montunun önünü kapatıp atkısını boynuna dolamıştı. Otobüsün içinde, içerisi soğuk olmamasına rağmen, montunu üzerine çekerken, farkında olmadığı bir başka şeyde buydu. O günü yeniden yaşıyor gibiydi. Zeynep hep böyle düşünür zaten, yaşadığı bir günü hatırladığında, o güne dair hemen her şey zihninden geçer, bazen bunların farkına varmaz, sadece hatırladığı şeye odaklanır. Aynı anda pek çok şeyi birden düşünür insan, ama farkına varmaz çoğunlukla. Zeynep aynı anda onlarca şeyi düşünebilirdi…
Ve şimdi, o güne dair pek çok şey o farkında olmasa da zihninden geçiyordu. İş çıkışı buluşmalarını, beraber eve gidişlerini, eve gittiklerinde Can’ın ona yemek hazırlamış olduğunu gördüğünde sevindiğini, beraber şarap içip film izlediklerini, filmi izlerken daha yarısı bile olmadan seviştiklerini, evden çıkışlarını, Can’ın onu evine bırakırken geçen bu konuşmayı, soğuk havayı…
Soğuk, soğuk hava, bir evde yorgan altında birbirini ısıtmaya çalışan iki beden. Hiç konuşmayan, bazen birbirine sarılan, bazen gözlerini tavana dikip seyreden, bazen birbirlerinin gözlerinin içine bakan iki insan, konuşmuyor ama saatlerce. O gün ilk kavgalarının üzerinden geçen üç günün ardından, sabah Zeynep hiçbir şey olmamış gibi gelmiş ve kapı açıldığında ne yapacağını bilmez, şaşkın ve kararsız duran Can’a sadece sarılmıştı. Gecenin beşinden beri elektrikler kesikti ve tüm günde gelmemişti.
İlişkilerinin daha ikinci ayında yaptıkları kavga, her şeyin dönüm noktasıydı işte. Bir yerde,* ilişkilerin başlangıcında (yazar ilk haftasında diyordu.) çiftler arasında bir anlaşma yapılır ve ilişki boyunca bu anlaşmaya uyulur diyordu. Bana göre, bu kesinlikle doğrudur ve sadece aşkta değil, insan ilişkilerinde genel olarak geçerlidir. Zeynep ile Can’ın ilişkisinde ise bu tartışma, sonrasında Zeynep’in gelişi ilişkinin bundan sonrasının kaderini belirlemişti diyebiliriz. Burada elbette iradi zorlamaların, anlaşmayı bozmak yönünde bazen bir tarafın bazen iki kişinin bazen de iki kişinin dışında başka faktörlerin bu kaderi değiştirebileceğini kabul ediyoruz ama bu ilişki için bu geçerli olmamıştı. Her şeyi mahvetmişti bu ilk kavga, ilk günah gibiydi ama failler bu defa arafta bırakılmıştı. Cennet, cehennem ya da dünya hepsi bir arada…
Zeynep’in telefonunda arkadaşının yazdığı mesajı gören Can deliye dönmüş, “ne bu, ne demek oluyor bunlar?” diye hesap sormaya başlamıştı. Zeynep, “sen nasıl benim özel şeylerimi kurcalarsın, ne hakla telefonuma bakıyorsun?” diyerek bağırmış ve Can’ın elinden telefonu almaya çalışmıştı. Can ne telefonu veriyor ne de sakinleşiyordu. “Bunu bana açıklayana kadar hiçbir şey alamazsın” diye bağırıyordu ve artık ikisinin bağırışları birbirine karışmıştı ve iş çığırından çıkmış gibiydi. Zeynep deliye dönmüş, en ağza gelmeyecek sözleri sıralamaya, Can’ın yumruklamaya başlamış bir yandan da elinden telefonu almaya çalışıyordu ve Can’ın suratına tokat atmıştı. Bu ana kadar Zeynep’in ona vurmasına hiç tepki vermemişti ama bu tokat ile kendini kaybedip O’da karşılık vermiş ve neye uğradığını şaşıran Zeynep bir süre öylece kalakalmıştı. Bir süre sonra sanki hiçbir şey olmamış gibi arkasını dönmüş, kitaplığın yanından çantasını alıp montunu giyip kapıdan çıkmıştı.
Bir elinde telefon, suçüstü yakalanmış bir hırsız gibi Zeynep’in onu sıkıştırdığı duvarın dibinde duran Can, acı bir haber almış biri gibi görünüyordu. Yüzünde hiçbir ifade yoktu. Zeynep’in kapıyı çarptığı ana kadar öylece kalakalmış, sonra yavaşça olduğu yere çöküp duvarın dibine yığılıp kalmıştı. Boş olan elinin avuçlarına bakıyordu sadece…
* Milan Kundera, Gülüşün ve Unutuşun Kitabı
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder