4 Mayıs 2008 Pazar

Joker ve Pinokyo (Hoş ve Boş Sohbet)

Uzun süren sohbetlere hep mesafeli yaklaşmışımdır. Öyle, saatlerce konuşabilen insanları anlamak bir yana, anlamaya çalışmamışımdır bile. Mümkünse kaçarım böyle insanlardan. Hani özellikle de lise ve üniversite yıllarında gecenin geç saatlerine kadar süren, laf lafı açıyor denen muhabbetlerimde, bir elin parmaklarını geçmez. Bunların da hemen hepsi alkolün eşlik ettiği, ortada dolu bir kül tablası bulunan ve belki de içkinin etkisiyle katlandığım sohbetlerdir.

Böyle bir gün geçirdiğini söyleyen arkadaşlarıma, nereden buldunuz bu kadar konuşacak konuyu diye sorduğumda, birkaç anlamlı yanıt dışında aldığım cevap; “hiç, öyle laf lafı açtı” olmuştur. İşin açıkçası da imrenmedim değil arada bu tarz sohbet yapabilenlere, ama olmuyor ve ben beceremiyorum çoğunlukla… Özellikle yalnız kaldığım, ya da kendimi yalnız hissettiğim anlarda o arkadaşlara olan kıskançlığımı da buradan itiraf etmeliyim.

Bu arada, insanlar vardır, hani hoş sohbettir denir. Bunlardan bir kısmı gerçekten de insanı hayrete düşürecek kadar “hoş sohbet”tirler. Her konuşmanızda sıkılmadan dinlersiniz ama benim gibi uzun sohbetleri sevmeyen bir adamsanız, başlarda bunun sadece o ana ya da o konuya dair olduğunu düşünüp geçersiniz. Ama her yeni sohbette aynı tadı aldığınızdan artık geçemezsiniz. Karşınızdaki de öyle, çok konuşma heveslisi değildir. Bunu düşünmezsiniz en azından onun karşısında, dinlenirsiniz ve dinlenmiş hissedersiniz. Kelimeler o anda boşlukta salınan titreşimler, her defasında amaçsızca karaya vuran dalgalar değildir onların dilinde. Dalgaları izlemek elbette güzeldir. İçinde belki metrelerce uzaktan kaynaklanan seslerin titreşimlerini taşıyan bir rüzgârda huzur bulabilirsiniz, buna da itiraz etmem. Bahsettiğim böyle geçici bir güzellik, anlık bir huzur değildir. Gürül gürül akan bir dereyi başlangıcına doğru takip etseniz, karşınıza çıkan küçük bir kaynaktır. Ama altı üstü bu değildir. Altında derinlerde neler yatar, üstünde ne topraklar sulanır, lakin baksanız küçük bir kaynaktır işte sonuçta. Kastettiğim insanlar, budur…

Bir de hoş ama boş sohbet insanlar vardır. Onlar gürül gürül akarken, esip gürlerken, gürül gürül akan bir dere manzarasıdır, hepsi bu. Ne kaynağı vardır ne akıp gittiği bir yer. O an hoş bir manzaradan öte değildir ama siz manzaranın güzelliğine dalıp hayran hayran seyredersiniz. Sıkıldınız mı? O gördüğünüz kesitteki su, bir süre sonra akmış ve başka bir fonda, bir başka manzarada karşınızdadır da, tekrar ediyorum o su yine aynı sudur. Öncesiz ve sonrasız…

Ve insanlar manzaraları sever, sevsinler, hayran olur, olsunlar. Ne alaka denmeyecekse, hayatta bazıları hep Joker midir diye sorsam? Kartların arasından çekince doğru kullanıldığında şansa işaret eder. Tüm şanslar gibi bir kerelik midir? Gelmesiyle şanslı hisseder değil mi insan kendini? Ama en kötüsü bir kez daha gelecek diye bekler insan. Sonuçta bir kez gelmiştir değil mi? Ya da kartlar yeniden karıldığında, kartların arasına karışmak mıdır yeniden bir Joker'in kaderi? "Joker küçük bir delidir. Herkesten farklıdır o. Ne sinektir ne karo, ne kupa ne de maça. Sekiz veya dokuz, papaz veya bacak değildir. Her şeyin dışındadır, ötekilerle aynı yere ait değildir. Gerçi öbür kartlarla aynı pakette bulunur, ama orası onun kendi evi değildir aslında. Bu yüzden de çıkarılıp bir kenara konabilir, hiç arayanı soranı olmadan..." böyle de diyebilir miyiz? Tam olarak değil. Arayanı vardır çünkü; bekleyeni de, seveni de. İnsanlar kendilerini kandırmayı seviyor bazen değil mi?

Kartlara bakıp akıl yürütmek, düşünmenin tembeli olmuş biz insanlar için ne zor. Jokeri beklemek daha kolay belki… Geldiğin de hissettiğiniz mutluluk yeter. İnsanın en büyük aldatmacasının içindesiniz, kendini kandırma.

Jokerler ve pinokyo. Anlatabilmeliyim. Susuyorum bu yüzden…

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder