9 Mayıs 2008 Cuma

Uyanış (Öykü 1/1)

(1. Bölüm)

Öyle ani oldu ki uyanışı, uyuyup uyumadığından da uyanıp uyanmadığından emin olamadı. Birden bire açıvermişti gözlerini ve öyle karanlığa alışması falan da gerekmemişti. Uyumamış olmalıyım diye düşünmesi bundandı ama işte yine de emin olamıyordu. O halde bekledi bir süre, bir an saate bakmak için telefonunu bulmayı düşündü ama yapmadı.

Kımıldadıkça ses yapıyor diye, her gece yatağı yere indirmek zorunda kalmasına sinirlenirdi arada ama şimdi değil. Bu siniri değil de, yatağın ses yapmayacağını düşünüp yavaşça döndü ve el yordamıyla telefonunu arandı. Bulması da zor olmadı. Bu da onun takıntılarından biriydi işte, mutlaka başının ucuna koyardı telefonu. Üç buçuğu geçiyordu. Uyumuşum demek ki diye düşündü. Sanki saatlerce uyumuş, dinlenmiş gibi hissediyordu kendini ve bu hiç de iyiye işaret değildi. Şimdi nasıl uyuyacağını düşünüyordu kara kara. En iyisi aklına hiçbir şey takmamaya çalışmak ve gözlerini kapatıp uyuyamadığı gecelerde, uykuya dalabilmek için yaptığı şeylerden birini bulup uygulamalıydı.

Hafifçe kımıldadı o anda Zeynep, çok hafifti uykusu. İyi ki yerdeydi yatak ve iyi ki o uyandığında ses çıkarmıyordu . Bir de uyanırsa, bu hiç iyi olmayacaktı. Zeynep’in kıpırdamasıyla hafifçe döndü ona doğru. Bu da iyiye işaret değildi, zira uyumak istiyordu ve uyumak için hiçbir şey düşünmemeye çalışacaktı. Oysa yüzünü ona döner dönmez, aklına bir sürü şey doluşmaya başladı. Bir yandan da bir bebek masumiyetiyle uyurken, zaten sadece uyurken böyleydi, içinde yanındakini sevmek, ona dokunmak isteği uyandı.

Uyanması korkusunu bastırıp içinden gelen bu isteğe boyun eğdi. Askılı, lacivert, saten bir gecelik vardı üzerinde Zeynep’in ve uzun ve simsiyah saçları yastığın üzerine dağılmıştı ve şimdi o yastığa dağılmış saçları korkak dokunuşlarla okşuyordu.

Şimdi bu yanında yatan, bu masum bir bebek görüntüsünün sahibi kadının iki avucunun polise yakalanmış bir suçlu gibi örtünün altından dışarı çıkarılmış görüntüsüne bakarken garip bir şeyler hissetti. Aslında bu çok olağan bir görüntüydü. “Bana babamdan geçmiş” demişti Zeynep bunu ilk fark ettiğinde, “o da benim gibi elleri dışarıda yatarmış, hatta araba da giderken de avuçlarını dışarı uzatırmış”. Terliyordu elleri ve çok sıcak olduğunda avuçları yanıyordu en çok. Biliyordu, daha önce de kendisinden daha erken yattığında, yatağa girerken bu görüntüsüne rastlamıştı defalarca ama şu an hissettikleri bu görüntünün olağanlığı yanında yine de olağandışıydı.

Aklına okuduğu, çoğunlukla da Zeynep’in önerdiği ya da o bahsettiği için kendisinin merak edip okumak istediği kitaplardan sahneler, karakterler geliyordu niyeyse. Ve bunlar aklına geldikçe de vücudu yer değiştirmeden, elleri ölçüsünü hiç bozmadan saçlarında gezinirken, aklı, akla hayale gelmez bir karmaşa içerisindeydi.

İlişkinin ikisini de sürükleyen hareketliliği, yoğunluğu içerinde düşünemezdi belki şu an aklından geçenleri. Demek, illa böyle bir an gerekliydi. Buydu demek, gece yatarken masum bir bebek gibi olan, gündüzleri, büyümüşte küçülmüş olgunluğu sınırları çok sağlam tel örgülerle kaplı bir bahçe, cennet bahçesi olan kadın…

Aklına kitaplar, kitaplardan satırlar, satırlarda kadınlar geldikçe daha iyi anlamaya başlıyordu her şeyi. O kitap satırlarında yaşıyordu, satır aralarına dönüşüyordu ha bire. Bir an inatçı, deli dolu, gözü hiçbir şey görmeyen bir cesur ve aklını değil duygularını kullanarak hareket eden bir kadın. Başka bir an kişilik çatışmaları yaşayan, aşk ile akıl arasında kalmış bir kadın. Yaşadığı dönemin sınırlarına sığmayan, sıra dışılığın bedelini başka bir satıra sığınarak ödemekten kaçınan bir kadın ve daha başkaları…

Arada bunu sezdiği oluyordu ama işte sezmek ve bilmek aynı şey değil çoğu zaman. Sezmek, yetmiyor görmeye. Ama şu anda, gecenin bu saatinde, uykunun bölündüğü bu uyanıklık halinde, zihninde uyanan başka bir şey vardı ve asıl kaygılandığı, içini ezen şey buydu. Kendisi de bir yandan, o kitap sayfalarındaki karakterlere dönüşüyordu. Bir sıkışmışlık hissetti bu anda. Satırların arasına, bir kitabın iki kapağı arasına sıkıştığını hissetti. Söz sınırlıyor insanı derdi hep, sınırları ve sınırlamaları önemserdi ve bunun için kendince makul açıklamaları vardı. Bu açıklamaların en başında da sınırların kendi olmak, bir ben olarak var olabilmek olduğu gelirdi. Ama bu başkaydı, başka bir şey vardı. Kendisi değildi çünkü, bu satırlar ona ait değildi, o yazmamıştı, onun değildi okurken konuşan ses, sesini katıyordu sadece, dublaj denebilirdi ama sufle değil. Ama onun hayat tiyatrosundaki rolü en çok bu değil miydi? Yönetmen, yazar, suflör...

Bir ara yeniden kıpırdanan kadına baktı. İçinden kitapların hepsini önüne sermek, altını çizmek, çizdiklerini yazmak, yazdıklarını yeniden yorumlamak gibi garip bir düşünce geçti. Durdu sonra, ellerini saçlarından çekip yukarı kaldırıp kendi yastığının üzerine koydu usulca. Beynindeki fırtına duruldu birden bire. Evet, ve birden bire, bitirmeliyim dedi kendi kendine. Hatta bunu sesli bile söylemiş olabilirdi ama bereket Zeynep’te hiçbir hareket yoktu. Kitapları önüne serip yeniden okuyup altını çizip çizdiklerini bir deftere yazmayacaktı ama onu bu yazmadığı defterin sayfaları arasında bırakıp gitmeliydi. Kendini çekip koparmalıydı ama bu sayfaların arasından. Belki günlüğüne koyabilirdi bu sayfaları, belki onlara bakıp yeniden yazardı ama tamamen yırtıp çöpe atamayacağını biliyordu.

Tüm bu aklından geçenlere rağmen, yine de şimdi yanında yatan, bir süre sonra belki kendini aldatacak, yüz üstü bırakıp gidecek kadını seviyordu. Aklından tüm geçenler buna mani değildi. Sevmesi de bırakıp gitmesine… Gitmeliydi, gidecekti ve artık bunun son gece olacağına emindi.

Biraz önce kadının saçlarından çektiği elini, örtünün altına soktu. Kaç gece uyandıklarında nasıl olup başladıklarını bilmedikleri, her şey bitene kadar da bir rüyada gibi seviştikleri gecelerden biri olacaktı bu ama bu defa nasıl başladığını Zeynep bilmese de o bilecekti. Artık çok şey biliyordu; en çok da biteceğini…

Yağmur

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder