2 Mayıs 2008 Cuma

HIz çağı

Hız çağında yaşıyormuşuz, hızın her şey demek olduğu, hızlı olanın kazandığı bir çağmış bu. Bilgi çağından farklı bir şey değilmiş, bilgi çağının türeviymiş sanki hız.

Böyle deniyor, iddia bu. Doğruluğunu tartışmak isterim. Hızın ve hızlı olmanın gerçekten de kazandırıp kazandırmadığını çok merak ediyorum. Geçen gün zaman demiştim ve Time’dan bahsetmiştim. Zamana dair düşünüyorum. Hepimizin bir cellat gibi, bir karabasan gibi boğazımıza yapışan, her an boğulma hissi veren zaman. Korku ve zamana direnmek… Bilgi çağında olduğumuzu söyleyenler, postmodernizmin geçmişinde karanlığa hapsolmuyorlar mı? Birilerinin zamanı nedense geriye doğru bir dönüşü anlatıyor, geriye doğru hızlanıyorlar. Yolları açık olsun diyelim ve geçelim mi? Şimdilik evet…

Geçiyorum. Geçerken, bir panodaki soru takılıyor aklımıza ya da bir sorun. Biz hızına yetişmeye çalıştıkça geçen zamanın, acaba mantığımız, aklımız ve isteklerimizle, duygularımız arasındaki açı büyüyor mu gün geçtikçe? Ben cevabımı soruda vermiş oluyorum aslında. Cevabımı verdikten sonra, bir ek yapmak istiyorum. Zaman algısı insanın tarihsel ilerlemesinde bence önemli bir yeri var. Yani zamanı, verili maddi haliyle, dünyanın, güneşin ve ayın dönüşleri ile algılamak, saatlerden ve dakikalardan ibaret saymak bence insanlığın ilerlemesinden nasibini almamış olmak anlamına geliyor.

Çok mu sert oldu? Olsun, bence düşünmeye değer.

Birileri bize hızlı olmamızı salık veriyor. Biz her an zamanın boğan ellerini yakamızda hissediyoruz ve yetişmek adına, telaşla sağa sola savrulup duruyoruz. Zamanı ellerimize alamıyoruz, birilerinin elinde oyuncak oluyoruz. Birileri bize sürekli, koş yoksa düşersin diyor ve biz ha bire, kendimizden geçercesine, sağa sola çarpa çarpa, kıra döke koşuyoruz.

Birincisi, hız ve hızlı olmak, tat alma duyumuzu köreltiyor. Burada uzun uzun körelmiş damaklara hitap eden fast food kültüründen bahsetmek değil niyetim. Bu da var ama bu sadece bir parçası.

İkincisi, zamanın mengenesinde sıkıştıkça insanlar, isteklerinin kurbanı olmaya başlıyorlar. Yine burada kastım sadece tüketim kültürü değil. Uç bir örnek mi olur bilmiyorum ama bu nedenle aşkın öldüğü bir çağda yaşadığımızı düşünüyorum. Çünkü aşk, sadakat, bağlılık ve en çok da sabır gerektirir ve sabır uzun süredir, hız çağına direnen ama yavaş yavaş vuruşarak geri çekilen ve artık son kalelerine sığınmış bir erdem. Aklınız ve mantığınız bir kişiyi gösterirken, istekleriniz ve yetişebilme kaygınız mahrumiyet hissi yaratıyor ve sizi aşkın dışına çıkarıyor diyebilirim. Bu sadece cinsel bir tatmin ihtiyacı da değil üstelik. Başka insanlar tanıma isteği, başka insanlarda kendini ispat etme çabası, acaba daha iyi bir şey bulabilir miyim demek ya da sadece tadına bakma isteği… Uzatmıyorum, bu liste uzadıkça, aşktan uzaklaştığımızı anlatmaya çalışıyorum.

Şimdi geldiğim noktada kısa şeyler yazmaya alışmış olan ben zor bir işe kalkışmış olduğumu fark ediyorum. Anlatamamak korkusuyla susmayı yeğliyorum. Susuyorum ama zaman akıyor, susuyorum ve düşünmek için vaktimiz olsun istiyorum, susuyorum, duruyorum, düşünüyorum ve zamanın tadına varıyorum. Giden gidiyor, geride pişmanlık izleri bırakıyor ve ilerde onlara bakıp ağlayacak. Sonra daha çok koşacak pişman olduklarını yakalamaya çalışırken yeni pişmanlıklara doğru…

Yineliyorum “ilerlemek için”, susmayı ve korkuyu bilenlere…

Ekliyorum, durmayı, düşünmeyi ve tat almayı bilenlere, en çok da sabırla sevenlere…

Sevgiyle kalın…

Yağmur.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder