2 Mayıs 2008 Cuma

Bir Defter ve Bir Defter Dolusu İsim (Elsa)

Bilmek yetiyor mu büyük yapmaya, bilmek kâfi midir anlamaya? Büyük eserler, ister edebiyat, sanat adına olsun, ister bilim adına, güçlü sezgilerden doğuyor. Sezmek, bilmenin her zaman önüne geçiyor. Sezmek, geleceği görmekse eğer, büyük eserlere bugüne değil geleceğe ait oluyor ve gelecekte bile geçmişte kalmıyor.

Bilmek yetmiyor ama sezmek bilmeye dönüşmüyorsa, en azından bilginin önünde, karanlıkta bir ışık olamıyorsa o da yetmiyor. Sezmek mum ışığıysa eğer, mum dibine ışık vermiyor, sezmek, dibi sonsuz bir karanlık.

Analitik düzlemde aşk olmaz, reel sayılar kümesinde aşk tanımsızdır. Aşk sonsuza ıraksıyorsa aşktır ve reel sayılar kümesinde bir dizi sonsuza ıraksıyorsa bir limiti mutlaka alınabiliyor. Bilimsel yanını yok sayıyorum, bu yazdıklarımı olduğu haliyle, ifade edilmiş biçimiyle, aksiyom olarak, doğru sayıyorum.

Devam edebilir miyim? Edemiyorum. Güzel sorulmuş soruları, güzel soruyu, dört başı mamur bir cevaba her zaman tercih ediyorum. Böyle bir cevabın olamayacağını bildiğim için midir nedir? Katılıyorum ve ben de sormaya devam ediyorum.

Biz, iletişim çağının insanları ve zamanı, her saniyesinde, bir karabasan gibi demiştim, boynunda hissedenler, Aragon kadar kör olabilir miyiz? Ya sadece Elsa’nın gözlerine bakmaktan, dışında kalan her şeye kördü diyebilir miyiz Aragon için?

Sorulandan daha önemli soru bence şu, aşk adına sormaktan yanayım, böylesine bir körlük mü hastalıktır, yoksa bir deftere yazılan birçok isimde kendini ortaya koyan, kendini bile sevmemek midir hastalık?

Soruları geçebiliriz. Dediğim gibi sormak, cevaplamaktan daha zordur, zira “insanoğlu önüne çözemeyeceği sorunları koymaz” ve sorabiliyorsak görüyoruz demektir. Ve ben iddia ediyorum, Aragon seziyordu. Ama soramıyordu, seziyordu, sezdiklerini yazıyordu, bildiklerini değil. “Zaman sensin” tam da budur işte. Bilmiyordu ve bilmek de istemiyordu, seziyordu ama bir tercihti bu, o sadece Elsa’nın gözlerine bakmayı tercih ediyordu. Elsa’nın gözleri bir ışık, mum ışığı, ama dibi karanlık. Elsa’nın gözleri, Aragon’un elinde bir fener, ileriye bakıyor. Başka türlüsü de gelmez zaten elinden, elindeyse ışık, ışığa bakmak kör eder zaten gözleri, göz alıcı bir körlük. Budur…

Ama herkes Aragon kadar şanslı olamıyor. Yok hayır, bilerek kullanıyorum bu kelimeyi ve gerçekten şanslı olduğunu düşünüyorum. Yerine koyuyorum kendimi, olsaydı diye düşünüyorum ve karşı çıkılsa da ben kimi zaman ilerletici olduğunu düşünüyorum, bu “olsaydı”lı cümleleri. Eğer Aragon’un elinden düşseydi mum… Ya sönerdi ve Aragon karanlıkta görmeye devam ederdi, ki bu reel düzlemdir ve dediğim gibi reel ve analitik düzlemde aşk yoktur. Ne mutlu olabileceğini kestirmek zor, ne de aşk… Yalnız aşkın mutlu olmayacağından eminiz ve bunun için bile O’na şükran borçluyuz. Ya da düşen mum bir yangın olurdu, gittikçe büyüyen. Yangın büyürken, Elsa küçülür müydü bilemeyiz, ama defteri bulduğunda olanlardan biliyoruz ki, Aragon’da yanardı cayır cayır…

Yine Aragon’un yerine koyarsam kendimi, işte bunu anlamlı bulmam ama yine de ben olsaydım diye başlarsam, ben yokum derdim, mumun alevini ezerdim iki parmağımın arasında, parmaklarımın acıyacağını bile bile… Mum yerine kendimi yakardım, yanardım ve kendimin karanlık kalması pahasına aydınlatmayı tercih ederdim. Ben olsaydım, biliyorum ki ben sezer ve görürdüm ve ben yokum derdim. Bir ara not olarak, yukarıda sorarken de ifade ettim, açıkça yazmakta da bir sakınca görmüyorum, Elsa’yı hastalıklı buluyorum ama Aragon’u değil…

Son olarak, asla küçümsememekten yanayım. Eminim ki Elsa küçümsüyordu, kendince Aragonu, ama bence en çok kendisini. Küçümsemek, yüzünü kaybettirir, önce kendininkini, sonra karşıdakini...

Sevgiyle kalın...

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder