İşten çıktığında eve gitmek istemiyordu. Şirket arabalarından birinde hem şoförlük yapan hem de şirket içinde getir götür işlerine bakan Hamdi, “sizin evin o tarafa gidiyorum bırakayım mı müdürüm?” dediğinde kabul edivermişti işte. Yorgun da değildi ve daha sitenin girişinde, çocukların oynadığı alanı gördüğünde içindeki pişmanlık daha da büyüdü. Hala geç değil diye düşünüyordu, şu çantamı eve bırakır üstümü değişir sonra otobüse biner Kızılay’a giderim diyordu. Hem isabet oldu yüklerimden de kurtulurum diye geçirdi içinden.
O anda, henüz cebinde parası olmadığını hatırlayamadığı için, site kapısından girip küçük parkın orada oynayan çocukların arasından geçerken Kızılay’da yapacaklarını planlıyordu. Birsen’i mi arasam ki diye düşündü. Çok özlemişti ama işte şimdi kocası Serkan’da gelirse hiç tahammül edemem diye düşünüyordu.
Hep en iyi dostu olmuştu Birsen. Hani bazen sizi anlayan değil de hisseden dostlar vardır ya, sözleri dilinizden değil yüreğinizden geldiği haliyle anlayabilen. En güzel filmleri onunla izlediğini söylerdi hep birine ondan bahsederken, en güzel şeyleri onun sayesinde gördüğünü, tanıdığını anlatırdı ve sesinde mutlaka çocukça bir heyecan olurdu bunları anlatırken. Bu heyecanda bir öğünme sezerdiniz, sanki bir çocuk sizi kolunuzdan çekiştirip babasının ona aldığı yeni oyuncağı göstermek ister ya size öyle bir mutluluk okunurdu gözlerinden. Üstelik tam da Birsen’lik bir film vardı. Geçen gün iş yerinde gazete okurken rastlamıştı.
Bakmayın siz, Serkan’ın gelmesini istememesine, aslında onu da çok severdi. Bir dönem aynı evde bile kalmışlardı. Birsen’le ayrıldıkları ama hala birbirlerini çok sevdikleri bir dönemdi. O cesaretlendirmişti Serkan’ı, o sağlamıştı, bugünkü evliliklerine uzanan yeniden birleşmelerini. Tüm dostlarının kadın olmasının kötü tarafı da buydu işte. Sevgililerin hele de bir de evlenmişlerse kocalarını da çekmek zorunda kalıyordu. Hele bir de kıskançlarsa… İşte böyle Serkan’da bazen çekilmez bir adam olabiliyordu. Bereket çok kıskanç bir adam değildi ve tanışıklıkları eskiye dayanıyordu.
“Duymak istemediğim gerçekleri söylüyor ve bunları duyduğumda da sinirleniyorum” diye itiraf etmişti bir gün Birsen’e ve “aslında kızsam da en çok bu yanını seviyorum onun, çünkü bunları birilerinin söylemesine her zaman ihtiyaç duyuyorum” diye de eklemişti. Siz de benim gibi sizi sadece teselli edip güzel şeyler söyleyen, arada böyle bağırıp çağırmayan dostları seviyorsanız size de garip gelebilir bu yaklaşım. Neyse geçiyorum.
Çocukların arasında geçip eve inen yokuştan aşağı inen Can, oturduğu evin kapısına geldiğinde bu kararsızlık içinde, Kızılay’a inme kararındaydı. Üç katlı bir evdi burası ve geçici olarak yerleşmişti bu eve. Site içinde, önde ve arkada bahçesi olan tipik bir tripleks evdi işte. En alt kattan arka bahçeye, giriş katından ise ana kapının da bulunduğu ön bahçeye çıkılıyordu. Bu ön bahçe dediğim, sadece iki insanın yan yana yürüyebileceği daracık sokaktan alçak bir duvar ve güllerle ayrılmış üç dört adım ancak edecek bir yerdi. Mutfağa penceresi olduğu için, yazın, özellikle de akşamları burada oturmayı tercih ediyordu Nergis.
Yüksek lisans için Niğde’ye gitmeye karar vermişti Nergis. O ara ev değiştirmek zorunda kalan Can’a o çıktıktan sonra bu evi kendisinin tutmasını önermişti. Can’ın kararsızlığını ve bu evde kalmak konusundaki tereddütlerini bilen Nergis “kontratımın süresinin dolmasına iki ay var daha ve ben nasıl olsa kira ödeyeceğim gelir iki ay kalırsın. Eğer alışırsan ve devam etmek istersen edersin. Eğer istemezsen de iki ay kira vermekten kurtulmuş olursun” demişti. Bu teklif üzerine taşınmıştı bu eve Can. Ama Nergis’in sevgilisi Ahmet ile bu süre boyunca ev arkadaşlığı yapmak zorunda olmak hesapta yoktu.
Eve girdi ve içerdeki merdivenlerden üst kata çıktı. Eşyaları, valizlerin içinden çıkarılmamış bir halde üst katta, merdivenin tam karşısındaki küçük odadaydı. Çantasını bırakıp elbiselerini çıkarmaya başladı. Çıkardığı pantolonun cebinden cüzdanını çıkardığında fark etti parasının olmadığını. Yoktu ya, ne akla hizmet daha Kızılay’a inme, Birsen’i arama, onunla sinemaya gitme planları yapıyordu. Küfretti, kendini salaklıkla suçladı ve sinirle valizlerden birine bir tekme atıp elindeki pantolonunu açık duran ütü masasının üzerine doğru fırlattı.
Bu kadar sinir bu kadar tepki o anda parası olmadığı için değildi tabi. Bunu, parası olmadığını biliyordu ve sadece iş yerinden ayrıldığından bu yana dalgınlıkla unutuvermişti. Üstelik, Birsen’le buluşacak ve sinemaya gidecek olsalar da Birsen’e rahatça param yok sen ısmarlayacaksın diyebilirdi. Gerçi şimdi Kızılay’a gidecek yol parası bile yoktu ama daha önce de böyle günler olmuştu ve bu kadar sinirlenmesini gerektirecek bir durum değildi bu. Asıl neden, bir süredir süren parasızlığıydı. Bunaldığını hissediyordu. Küfrettiği parasızlıktı, parası olmadığı için yapamadıkları ve düştüğü durumlardı.
Bir yandan da artık bu gece ne yapacağı ve yapamayacağı belli olmuştu. O sinir halinde, çıplak ve ne giyeceğini düşünürken bunu düşünüp anlık bir rahatlama yaşadı. Kapının arkasında asılı olan şortunu giyerken, dengesi sarsılıp kapıyı tutmak zorunda kaldığında küfrü bastı yine. “Lanet olsun! Ne zaman bir karar verip uygulamaya geçerken tek engel para olmaktan çıkacak?” diyordu boş evin içinde kendi kendine konuşarak. Valizlerden birinin üzerine atılmış mavi tişörtünü giydi sonra ve aşağı indi.
Bugünün kaderi de belli oldu diye düşünüyordu. Nergis’in mutfak rafında duran çeşit çeşit bitki çaylarından birini yapacaktı. Şu insanı rahatlatan papatya çayı mıydı? Bir gün hepsinin faydalarını tek tek anlatmıştı Nergis. Unutmuşum işte dedi kendi kendine. Çayını yapacak, salona geçecek elindeki kitabı okuyacak ve bir film izleyecek ya da bilgisayarda bir şeyler bakınıp muhtemelen önce kanepede uyuklayıp sonra yatağa geçecekti. Kapının kilidinden gelen sesi duyduğunda bu gecenin kaderini düşünürken Ahmet’i hesaba katmadığını fark edince yüzüne sıkıntılı bir ifade oturdu.
Bu sıkıntılı ifade ile çayını içerken, bir yandan da kitabını okuyormuş gibi yapıyordu ki Ahmet’in yüzünü görünce o sıkıntılı ifade birden samimiyetsiz ama bunu belli etmeyen bir sevecenliğe dönüştü. Selam faslı bittiğinde Can, “otursana, sana da bir çay yapayım?” diye soran gözlerle bakarken bir yandan da kalkmaya yelteniyordu. Ahmet’in yüzünde, sadece kıskanç bir erkeğin kıskandığında görebileceğiniz, demek Nergis’le aralarında bir şey geçmişti, bir ifade vardı ve “yok abi oturmayacağım, hemen çıkıp bir işi halledip geleceğim. Oturamam şimdi” dedi. Gözü, ikide bir elinde duran telefonuna kayıyordu. Nergis’le aralarında bir şey geçmiş olduğu kesindi artık. Üstelemedi bu yüzden, “sen bilirsin abi, ben evdeyim, yapabileceğim bir şey varsa söyle” dedi sadece. Ahmet, sadece “çıkıyorum ben” diyerek kapıya doğru yöneldi. Tam çıkarken de Can’a yakınlarda, bildiği bir intercafe olup olmadığını sordu ama Can’ın yüzünden bilmediğini anlatan ifadeyi görür görmez, cevap vermesini bile beklemeden, “neyse neyse, bulurum ben” diyerek kapıyı kapatıp gitti.
Saat ona geliyordu Ahmet döndüğünde. Can, o saate kadar önce kitap okumaktan vazgeçip film izlemeyi tercih etmiş film bitince de tekrar kitap okumaya başlamıştı. Ahmet geldiğinde onu yine çekyata uzanmış kitap okurken buldu bu yüzden. Ahmet’in yüzündeki sıkıntılı ifade geçmiş gibi görünüyordu ama gözlerinde hala sinirli olduğunu belli eden izler vardı. Yoksa içki mi içmiş bu? diye düşündü. Bir ara kokusunu da alır gibi olmuştu ama karşısındaki çekyata oturan bu adamın gözlerini daha açık görmeye başladığında artık içtiğinden emin gibiydi.
Kitabını sehpanın üzerine bırakmış ve o da çekyatta oturuyordu artık. “eee, hayırdır abi anlatsana, ne yaptın?” diye sordu Can. Anlatmak istemiyor ve geçiştirmek ister gibi bir tavır takınmıştı ama biliyordu Can anlatacağını. Hele bir de içmişti ve anlatmak için can atacaktır kesin diye kendinden emin bir halde sadece Ahmet’in gözlerine “anlatmanı bekliyorum” der gibi bakıyordu. Çok sürmedi Ahmet’in konuşmaya başlaması. Can, o konuşurken, arada, dinlediğini ve merak ettiğini belli eden bir iki kısa cümle kurmak dışında gözlerini Ahmet’in gözlerine dikip sadece dinledi. Hep böyle yapardı, hep karşısındakini dinlerken gözlerinin içine bakar ama arada karşısındakinin mimiklerini de gözden kaçırmazdı.
Nergis, Mersin’e ailesinin yanına gitmişti ve oradan da okul kayıt işlemleri ve ev bakmak için Aksaray’a geçecekti. Bunu Can’da biliyordu. Neyse işte, Nergis otogardan bilet almaya giderken telefonda bir yandan da Ahmet’le konuşuyordu ve bilet alırken de telefon açıktı. Nergis bir yandan, gişedeki görevliyle konuşuyor bir yandan da arada Ahmet’e otobüs saatlerini sorup onunda fikrini alıyordu. Nergis parayı verip bileti aldığında, gişedeki çocuk acil bir şey olursa ulaşmak için telefon numarasını vermesini istemiş ve dananın kuyruğu böyle kopmuştu. Ahmet ısrarla verme numarayı, niye istiyorlar ki? Böyle bir uygulama olmadığından eminim falan diye söyleyince, Nergis hem Ahmet’i dinlememiş numarayı vermiş hem de gişeden ayrıldıktan sonra da Ahmet’e sen beni kısıtlıyorsun, bana çok karışıyorsun, ne olacak numarayı verdiysem, hep yaptıkları bir şey ki istediler numarayı diye paylamış bir güzel. Ahmet’te ona bunun, oradaki çocuğun ona asılmak için yaptığı bir şey olduğunu ve bunu ispatlayacağını söyleyip kapatmış telefonu.
İspatlamışta. Eve gelip çıktığından beri de bununla uğraşmış zaten. Önce bir internet cafe’ye gidip otobüs firmasının numarasını bulmuş. İnternet cafe sorması bundanmış demek diye geçirmişti aklından Can, Ahmet bu kısmı anlatırken. Numarayı bulduktan sonra aramış ve Aksaray’a, tam Nergis’in gideceği otobüsün saatinde yer ayırtmak istediğini söylemiş. Ayırtma işlemi bitince, başka bir şey yok mu demiş görevliye Ahmet. Görevli “yok efendim” deyince, Ahmet “telefon numaramı istemeyecek misiniz?” diye sormuş. Şaşırmış görevli, yok öyle bir uygulamamız diye söyleyince, bizimki başlamış bağırıp çağırmaya. Yok, az önce benim nişanlım geldiğinde niye istediniz, yok siz ne biçim insanlarsınız falan filan işte. Ağzına geleni saymış anlayacağınız. Sonra adam “bizim yeğen buradaydı az önce, o yapmıştır öyle bir terbiyesizlik, ben gelince hesabını sorarım” diye yalvar yakar dil dökmeye başlayınca da Ahmet telefonu kapatıp Nergis’i aramış hemen ve olanları anlatmış.
Hikaye burada bitmişti ama Can için bundan sonra başlıyordu asıl olarak. Normalde olsa yıllardır her şeyini paylaştığı dostunu savunacak bir şeyler söylerdi ya da en azında Nergis’i anlamasını sağlamaya çalışırdı. Ama bunu yaptığında kendisinin de savunulmaya ihtiyacı olacağını hissetmişti. Bir tehdit seziyordu. Karşısındakinin bakışları, eli, kolu, hareketleri, sesinin tonu, hep bu tehdidin izlerini taşıyordu.
“Babacığım, sana bir kahve yapayım, benim de canım istiyor hem” diyerek odadan uzaklaşmak istiyordu. Belki bu bakışlar bir süre boşlukta kalırsa, topraklanmış elektrik gibi akıp giderdi. Ama Ahmet duymamış gibi başladı söze:
“Bak Can, benim sana karşı kötü bir düşüncem yok. Yani sonuçta Nergis’in bunca yıllık arkadaşısın ve o sana bu kadar değer veriyorken, seni bu kadar önemsiyorken…”
“Eyvallah ve bilmukabele” diyecek oldu Can ama bu kelimeler o kadar sessiz, mırıldanır gibi çıkmıştı ki ağzından söyleyip söylemediğinden bile emin olamadı. İçtiği biraların etkisiyle, konuşmaları, dudaklarının kenarındaki gülümsemelerle süslenen Ahmet’te zaten hiç duymamış gibi devam etti konuşmasına:
“Evet seni çok önemsiyor, senin hakkında tek bir laf bile ettirmiyor bana. Çok garip biliyor musun? Ben sevgilisiyim, annesi geldiğinde evinde bile kalamıyorum, sen bırak aynı evde kalmayı, Nergis’le aynı odada bile yatabiliyorsun. Tamam, biliyorum ve beni yanlış anlamanı istemiyorum ama abi, elimde değil kıskanıyorum. Yani, bak şu anda onun evindesin, daha önce de beraber bile kaldınız, aranızda neler geçti bilmiyorum. Ama elimde değil işte. Bak, benim için Nergis çok önemli, ben onu yıllardır seviyorum. Hep sevdim ve şimdi onunla birlikte olmak benim en büyük hayalimdi. Onun için her şeyi yapabilirim, her şeyimi feda ederim. O mutlu olsun diye, mutlu olacaksa sana hiçbir şey diyemem. Yani şimdi bunları…”
Buradan sonrasını da gecenin sonunu da hatırlamıyor Can. Hatırladığı anlarda, sözlerini birçok “ama” ile bölebilirdi ama yapamamıştı. Bir kader gibi kabul etmişti söylediklerini, kaderdi belki de. Üstelik kıskanç bir erkek, ki Can kıskançlık denen şeyden nefret ettiğini söylerdi hep, böyle konuşmaya başladı mı tedirgin olurdu hemen. Tehdit vardı bu sözlerde ve bunu seziyordu. “Erkeklik” denen şeyden nefret ederdi. Foucalt’ın “iktidar, en çok iktidar sahiplerini egemenliği altına alır” düsturundan hareketle, bir yerde “Erkeklik, en çok erkeği ezer” diye bir yazı okumuştu. Eziliyordu ve konuşamıyordu. Konuşsa, bak biz kardeş gibiyiz ve biz… İşte, konuşsa ve bu cümleyi kurmak ve devam etmek zorunda kalsa…
Düşünmek bile istemiyordu ve hatırladığı son cümleden sonra da düşünmemişti.
Not: Başlıkta geçen ifade, Tayfun Atay'ın Toplum ve Bilim dergisinin, erkeklik dosya konulu sayısındaki yazısının başlığıdır. Dergi sanırım bundan 5 yıl önce yayınlanmıştı.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder