(3. Bölüm)
Fazladan hiçbir şey almamıştı yanına çıkarken. İçinde ne olup ne olmadığına bile bakmadan çantasını almıştı sadece. Hiçbir notta bırakmamıştı. Öylece çıkmıştı, yeniden gelecek gibi, büfeye inip dönecek gibi. Ne odanın kapısını kapatırken ne de evin kapısından çıkarken arkasına bile bakmamıştı.
Niye olduğunu bile bilmeden asansöre doğru yürüyecek oldu bir an, sonra dönüp merdivenlerden inmeye başladı. İnerken, yanında biri yoksa eğer, mesela bu konularda çok mızmız olan Zeynep gibi, zaten hep merdivenleri kullanırdı. Gayet sakin iniyordu merdivenlerden. Ne acele ne de yavaş, öyle her zaman yaptığı gibi, hiç farkı yokmuş bugünün, bugün evden çıkışı da diğerlerinden biriymiş gibi. Zaten o da bu kayıtsız halinin hiç farkında değildi.
Yatakta bir sigara daha içip Hande’nin gitmiş olduğundan kesin olarak emin olduktan ve üzerindeki mahmurluk gittikten sonra çıkıvermişti. Bu arada neler olduğunu neler düşündüğünü de hatırlamıyor tam olarak. Evden çıkışıyla, o yatakta üçüncü sigarasını içişi arasında geçen zamanda birbirinden kopuk bir iki kare var sadece zihninde, ki bunları da yukarıda söylemiş olduk zaten.
Merdivenlerden indiğinde, işte bu haldeydi. Apartmanın merdivenleri dik ve çok küçük basamaklıydı. Ama o alışkın olduğu için bundan hiç şikâyet etmiyordu. Apartmanın otomatları, biraz eski bir bina da olsa, siz o kata geldiğinizde kendiliğinden yanan fotoselli lambalardandı. Bu her ulaştığı katta yanan lambalar, onun dalgın haline anlık esler veriyordu. Apartmanın iç duvarları yaklaşık olarak tırabzanların hizasına kadar açık bordo bir renge boyalıydı. Üst tarafları ise beyazmış, zira artık kirden gri ve yer yer siyah görünüyor.
Merdivenlerden inerken üçüncü kata geldiğinde kendiliğinden yanan lambanın onda yarattığı o anlık farkındalıklardan birinde gördü duvarda yazan şiiri. Çok küçük yazılarla ve kurşun kalemle öylesine yazılmış bir şiirdi. Normal bir halde bile dikkatinizi çekmeyecek kadar silikti. Ama bütün bunlara rağmen bir an gözüne çarpıvermişti işte şiir. Tabi ki o bu anda nasıl oldu da bu küçücük harflerle yazılmış silik şiiri nasıl görebildim diye düşünmüyordu. Onun için sokakta duvarlara sprey boyayla yazılan yazılar nasıl dikkatinizi çekerse öyle belirgindi şiir. Duvara ya da bir tuvaletin kapısına yazılan tüm şiirler gibi yan yazılmış şiir şöyle diyordu: “vurdun, acısı daha geçmedi,/ biliyorum, geçecek./ama öyle ağır konuştun ki ardından. /o, gittikçe gerçek.” Defalarca okudu şiiri, okuyordu ama gidemiyordu. Devam edemiyordu. Adımını atmaya gücü kalmamıştı. Şiir sanki ayağına bağlanmış bir taşın suyun dibine doğru çekişi gibi çekiyordu içine. Bir araf işkencesine dönüşmüş ve o arafta bunu defalarca okuma cezasına çarptırılmıştı.
Otomat söndü birden ve o anda yürümeye devam edebildi. Karanlıktı. Biraz hareket edince, şiirden ve etkisinden çıkınca yeniden yanmıştı ışık ve o artık binanın dar koridorunda diğer merdivene doğru yürüyordu. Yeni bir ışık yandı bir alt kata inen merdivenin başına geldiğinde. Gecenin bir yarısı, uykunun ortasında, odanıza biri girip lambaları yaktığında nasıl gözünüz kamaşırsa, ışık öyle kamaştırdı gözlerini bir anda. Açmakta zorlanıyordu gözlerini, yanıyordu ve uyku daha ağır basıp kapatıyordu gözlerini.
Tırabzanlara tutundu, merdivenleri bu şekilde iniyordu ama artık gözündeki kamaşmada, yorgunlukta, uykululuk hali de geçmişti. İkinci kata geldiğinde, merdivenin son basamağını inerken, sol tarafında, oradaki dairenin zilinin üzerine denk gelen yerde, nasıl olduğunu hiç anlayamadığımız o ayakkabı izlerinin birinin yanında bir başka yazı çarptı gözüne. Bu da başka bir şiir miydi? Öyle görünüyordu. Her halde bu apartmanda, biri fena halde aşıktı birilerine. Yazıyı görüyor ama ne olduğunu seçemiyordu. Bir an vazgeçti okumaktan. Bir önceki şiiri okurken başına gelenleri düşündü. İyice vazgeçti. Ama vazgeçmek, istememek yetmiyor bazen. Söz bir büyü, kelimeler tılsımlı ise artık geri dönüşü olmayan bir yoldasınız. “Su akar, yolunu bulur.” Zeynep ile bir tartışmalarının ardında, Asya’yla dertleşmek istemiş ve kız ona bunları söylemişti. O anda, yerinde kullanılan her kelime gibi çok anlamlı gelmişti. Basit bir sözü, çok basit bir ifadeyi, hani öyle bir yerde, öyle bir anda duyarsınız ve bir kitap dolusu laf edilse yerini dolduramaz, öyleydi işte.
Neyse, söz büyü olup sizi etkisi altına almışsa kaçışınız yoktur artık. Onun içinde öyle oldu, kaçamadı ve okumaya başladı, daha önce olduğu gibi defalarca… “sen bana/ sen desen de, demesen de olur. / ama ben sana sen diyeceğim. /düşün dur.” Düşünmek istemiyordu, okumak da istemiyordu. O sadece bir an önce buradan çekip gitmek istiyordu. Gidemiyordu ama ta ki bir önceki katta olanlar kendini tekrar edene kadar. Işık söner, büyü bozulur, o hareket eder ve ışık yeniden yanar.
Bu defa kararlıydı, yeni bir yazı ya da şiir her ne çıkarsa çıksın gözlerini kapatıp görmeyecek ve devam edecekti. Hatta dar koridorda, bir eli korkulukta diğer eli duvarda gözleri kapalı gidebilirdi. Öyle yaptı.
Giderken duvara değen sol eli, apartmanın çatlamış ve dökülmüş duvarındaki deliklerden birine girip eli toz içinde kalınca açıverdi gözlerini. Maalesef, çünkü açar açmaz, duvara asetat kalemiyle kocam harflerle yazılmış başka bir yazı gördü. Bu defaki ona zihninin oynadığı bir oyun değildi. Gerçekten büyük ve çirkin bir yazıyla yazılmış bir yazıydı. “Alemdeki tek dostum sensin” yazıyordu. Altında imzada vardı. Yazının bitimine, hemen altına G.B yazılmıştı. Anlayan anlar diye düşünülmüş olmalı birazda korkaklıkla. Büyülü etkisi falan olmamıştı bu sözün ve bunun da verdiği güvenle yazıyı sadece bir kez okuyup gözleri açık yürümeye devam etti.
Birinci katın merdivenlerinin sonuna gelmişti artık. Yeni bir yazıyla karşılaşmam herhalde diye düşünerek inmişti merdiveni. Sahi niye bu binada daha önce fark etmemişti bu yazıları. Söylediğimiz gibi yeni yazılmış gibi de görünmüyordu yazılar. Üzerinde durmadı bunun. Çıkmak ve gitmek istiyordu artık. O anda… Evet doğru tahmin ettiniz yeni bir şiire rastladı ve bu defaki diğerlerine göre daha uzundu. “yaslanıp omzuna gecenin/ sabahı karşılar gibi, /ama dünyaya günaydın diyemeden. /yatar gibi çimenler üstünde, /ama çimenlerin kokusunu alamadan. /koşar gibi denize doğru, / ama denizde kulaç atamadan. /uzanır gibi bir çocuğun başına, /ama çocuğun başını okşayamadan. /tırmanır gibi gürbüz bir ağaca, /ama ağaçtan meyve koparamadan. /kavuşur gibi eski bir dosta, /ama eski dostla kucaklaşmadan./iş başında türkü söyler gibi, /ama sesini ben bile duyamadan.”
Okudu, okudu, defalarca okudu yine, ışıklar sönene kadar. Birden giriş katına geldiğini fark etti. Apartmanın girişinden içeri çok yoğun bir ışık geliyordu. Hani o filmlerde, ardı görünmeyen, gözleri kamaştıran, sanki başka bir boyuta açılıyormuş izlenimi veren kapılar vardır ya öyle bir ışık. Kapıya yaklaşıp ışığın şiddeti azaldığında, tam kapıdan çıkarken zillerin üzerinde ki yazıyı gördü: “Bitti, geçti her şey…”
Telefonu çaldı birden. Gözleri kamaşıyordu. Duvardaki fotoğrafı gördü o an. İlk tanıştıkları gün tesadüfen çekilmiş fotoğrafı. Odanın duvarında yattığı yerin tam karşısındaki duvarda asılıydı. Telefon çalıyordu hala. Onun eli telefona değil, sigarasına uzandı…
Yağmur…
(İlk iki şiir Özdemir Asaf’a aittir. Üçüncüsü, gerçekten, öylesine bir duvar yazısı. Dördüncü şiir, A. Kadir’in “Ben Sensiz Burada” şiiri. Sonuncu cümle ise Herold Pinter’ın bir romanından alıntı.)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder