19 Mayıs 2008 Pazartesi

Sayıklamalar (İsimsiz Bir Mektup)

Sabah uyandığımda, ilk işim tuvalete gitmek ve kendime bir kahve suyu koyup bilgisayarımın açılmasını beklemek oldu. Kahvemi hazırlayıp geldiğimde, maillerimi kontrol ettim her sabah olduğu gibi. Aşağıdaki satırlarla karşılaştım gelen maillerden birinde. Kimden olduğunu bilmiyorum, tanımadığım bir adres. Bir iki kez okudum, düşündüm ve yazan her kimse, tanımadığım biri olmalı diye emin olduktan sonra sadece anlamaya çalıştım. Anladığım ilk şey yazılanların bir erkeğe ait olduğuydu.

Eğer yazılanların gerçekleşeceğine dair bir korkum olsaydı, bir şeyler yapmak için çabalardım belki ama yok. İnanın bu satırları yazan birisi gerçekten öldüremez kendisini. Yayınlamaya da böyle karar verdim aslında, siz de düşünün üzerine.

Yayınlamak, yollayan kişiye saygısızlık olur mu acaba diye tereddüt ettim. Sonra, birincisi tanımıyordum ve sorumluluk hissetmedim ikincisi olurda bu yazdıklarını buradan okur ve yazdıklarına dışarıdan bakarsa belki hayata bakışı da değişir dedim kendime. Hayata, hayatımıza, ara sıra dışarıdan bakabilmek gerekiyor…

"Sayıklamalar...

“Gece geldi yine ve ben çıldırıyorum. Yalvararak açtım bilgisayarı. Birileri olsun istedim, ne olur birileri olsun dedim. Konuşacak birileri olmalı. Yok! Yazıyorum, kendime. Zarar veriyorum, kendime.

“Beynimin içinde uğulduyor her şey. Her şey beynimi saran bir kum fırtınası. Sabah olsun istiyorum, uyanayım ve bitsin her şey. Bu kısır döngü gittikçe daha da daralmaya başladı. Gittikçe daha da sıkıştırıyor zaman. Konuşamıyorum, konuşmalıyım. Konuştukça yabancılaşıyor cümleler, ben yabancılaşıyorum. Ben kavramları belirliyorum, kavramlar beni. Gece, ah gece! İşte bu çok zor. Gün ışıkları, arabanın farları karşısındaki bir tavşan gibi kalakalıyorum Düşünüyorum, durmuyor beynim; ama günün aydınlığı beynimdekileri karartıyor. Seviniyorum. Konuşuyorum, kuruyorum, konuştukça kuruyorum. Kırıyorum düşünceleri, konuştukça, unutuyorum. Unutmak bilinen anlamıyla değil de düşüncelerin kırılması da unutmak benim için.

“Yalanlar söylemek mesela. Güçlü görünmeye çalışmak. Anlatırken gülmek, ya da gülümsüyor gibi yapmak, unutmak bu… Ya kendimle baş başa iken, gece…

Kadınlarla konuşmak istemiyorum. Kadınlar, hemen hepsi kadın dostlarımın ve onlar beni dostluk yaptığımda seviyorlar. Ben kadınlarla konuşmak istemiyorum.

“Yazarken bile midem bulanıyor tüm kadınlardan ve ben onlardan kopamıyorum. Beynimin içinde yakalayamadığım ama ruhumu yakalayıp hapseden düşünceler konuşurken uzaklaşıyor benden, tanıyamıyorum onları. Konuşurken başka düşünüyorum onları. Yazmak biraz daha yaklaştırıyor bana; ama yazamıyorum. Bunlar değildi, beni yataktan atıp yazının başına oturtan. Bunlar aklımın içindeki fırtınalarda sadece ufak bir esinti. Ama sonuçta yazıyorum. Yazdıkça, kopuyorum onlardan. Onları tam olarak yazamasam da yakamı bırakıyorlar, bir süreliğine de olsa. Kandırıyorum onları. Kendimi.

Buna ihtiyacım var. Kendimi kandırmaya. Güçlü görünmek istemiyorum. Güçlü olmak istemiyorum. Olmuyor çünkü, istesem de olmuyor. İsyan ediyorum. İsyan etmek, bağırmak, çağırmak ama gariptir ağlamak gelmiyor içimden. Neden mi? Dönüp dolaşıp kendime kızıyorum çünkü ve kendim için kendi kendime ağlayamıyorum. Alkole boğuyorum beynimi, sakinleştiriyor ama silmiyor içindekileri. Ben kendimi siliyorum, siliniyorum. Kendimi tanıyamıyorum. Kimse yok, olmaz da. Üçe geliyor saat bu saatte bir tek o olur. Onun araması ise sonum…

“Ben yaptım, yapıyorum. Kimseye kızmaya hakkım yok mu? Var, ama kızmıyorum. Her gün daha da kısırlaşıyor kısır döngüm. İçine girdiğim kum saati daha sık aralıklarla dönüyor. Ben hangi tarafında olduğumu karıştırıyorum. Zamanın akışının kesintisizliğinde kesintiye uğradım. Kesiliyor her şey, kesik bir damardan akar gibi akıyor zaman. Aktıkça öldürüyor. Duruyorum, zaman durmuyor. Yaşıyorum, kan akıyor. Daralıyor zaman, küçülüyor damarlarım. Akıyor, akıyorum.

“Kum saatinin içinde geçen bir hayat benimkisi; kum saati gibi kısır bir döngüde akıyor zaman. Yine devrildi işte, yan yatıyor, ta ki kıpırdanıp mücadele ederek, bir umut, bir çaba yeniden doğrultana kadar camdan saatimi. Birikmiş, üzerime yığılmış kumlar akıyor üzerimden, yükünü atıyorum üzerimden zamanın. Sonrası, akan son kum tanesi ve boşluk. Yeniden yıkılış ve duruyor zaman, zamanım. Bu kez doğrulduğumda, boşluktayım, boşluğundayım zamanın ve üzerime akıyor zamanın yükü, son kum tanesi, boğuyor, boğuluyorum.

“Bu işte, böyle bir şey ve buradayım. Ve artık bir gün dönümü bile değil saatimin zamanı. Oysa yıllardı evvelde, sonra aylar, günler ve… Ve gün, günün saatleri artık. Zaman benim değil. Ben zaman değilim.

“Konuşmak isterdim. Konuşsam anlatamam biliyorum. Anlatamam, çünkü dürüst olamam. Kendime olabiliyor muyum ki? Konuşsam ikna olurum, ta ki üstüme devrilinceye kadar zaman. Yaşamak istemiyorum. Hep istemedim, çok vazgeçtim ama artık sadece bunu düşünüyorum. Yapabilirim. Anlamsızlığın içinde yapabileceğim tek şey bu. Hayatım boyunca her şey yarım kaldı, hep yarım bırakıldım ve hep yarım bir adamdım zaten. Neden hayatı da yarım bırakmayayım. En azından bu defa tercih etmiş olurum. Bir kez olsun böyle önemli bir şey benim kararım olur. Bununla kendimi ikna ediyorum ve artık korkmuyorum. İyice alıştım sanırım. Artık sadece bunu düşünüyorum ve garip bir şekilde kendimi tanıyamıyorum. İçmek istiyorum ve her gün içiyorum. Mehmet Eroğlu romanında bir karakter olsaydım, “yüreğimdeki acıları içkiyle eziyorum” gibi bir cümle kurardım sanırım. Ben yüreğimi eziyorum…

“Daha önce sanırım bir dostumun da kullandığı bir şeyi ama bir kez ödünç alabilirim miyim?: Viva la muerte…*”

* viva la muerte: ispanyolca bir cümle "yaşasın ölüm" anlamına geliyor. Ben Mussolini İtalyasında faşist partinin sloganı olduğunu hatırlıyorum ama başka kaynaklar ispanyolca olduğunu söylüyor. "Hafıza-i beşer nisyan ile maluldür". Bir de okumadım ama sanırım Alev Alatlı'nın da aynı adı taşıyan bir romanı mevcut.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder