Kendini bulmak isterken insan, kendini bulduğunda, kendini kaybetmiştir aslında. Başka bedenlere hapsedilmiş olandan kurtulamazsın, kendini kaybetmek istemediğin için. Ancak onu ya kendine ya da kendinle birlikte başka bir insana hapsedersin, orada yaşatmaya çalışırsın. Bazen bu hapis olabilecek en özgür alandır, bile isteye tutsak, yalnız değil; fakat yinede özgür. Özgürlük alanıdır… Biriyle, bir olmak, iç içe geçmek, tüm korkularınla, zaaflarınla, kötülüğünle, iyiliğinle... İşte insan olmaya dair ne varsa. İç içe geçmiş iki tenin çıplaklığının ötesine geçen bir iç içelik. Mümkün müdür?
***
Şimdi, ruhum, ruhumun derinlikleri, bir pinokyonun tahtalaşmış bedeninde can olmuş durumda. Pinokyo yaşamak istiyor, bu yüzden ruhumu çekip çıkarmama tahammülü yok. Ruhum, tahta bir bedende, yerini sevmiyor ama vazgeçemiyor. Pinokyo, çocuk işte sonuçta ve hep oyunlar istiyor, her şeyi bir oyun, oyuncak zannediyor, ruhumu, kendi ruhunu bile...
***
İnce işlenmiş sözleri severim. Kastettiğim anlayabilmek için çok ince düşünmek gerektiren sözler ama incelmek gerekenler değil. Sözün incesini sevemiyorum ama. Öyle sözler ki inceldiği yerden kopuveriyor işte. "Koptum" diye komik durumlar için söylenir. Bazen ince işlenmiş bir espri ile de koparsın gülmekten, bazen de ince bir sözle koparsın, gülemezsin... "İnce işler bunlar" sözü benim açımdan en çok insan ilişkileri için geçerli. Lanet olsun ki öyle.
***
“Zamanın çöplüğündeki insanlarla bir tutma, ne kendini, ne beni. Bırak, zaman aksın, bize kum tanecikleri yeter!" Zamanın bir çöplüğü var, ünlü tarihin çöplüğü deyiminden bahsetmiyorum, ondan biraz daha farklı biraz daha gündelik bir şey anlatmaya çalıştığım. Günlük hayattan bahsediyorum, boşa giden, çöplük olan, tüketilenin yanında geri dönüşümü mümkün olsa da çok az değer kazanabilen zaman.
Gün için düşünün, sadece bir gün, imbikten süzer gibi süzün zamanı, ne kadarı çöpte ne kadarı içinizde… Anlatmaya çalıştığım, bir işte çalışmak, okula gitmek, yemek yemek gibi zorunlu faaliyetlere harcanan zaman değil. Bunlar da var ama örneğin, arkadaşlarınızla geçirdiğiniz, verimli saydığınız anları düşünün, şimdi süzün…
***
"Nedensiz bir güven", nedensiz hiç bir şey yok ama tek ve basit bir neden de yok... Bir bütün bu, iç içe geçmiş bir bütün ve sonuçta bir sonuç yani bir neden...” Hep kendini kollayarak yaşamak zorunda mı insan? Hep diken üstünde, korkakça ve hep hesaplı mı olmalı? Bırakmak kendini, akıntıya, zamanın akıntısına. Bugünü yaşamak değil ama kastım, kendini yaşamak, kaptırabilmek kendini, bir olaya, bir duyguya, bir kişiye… Birini sevebilmek mesela, “acaba” demeden, sevilip sevilmeyeceğini bile bilmeden. Ya da bittiğinde yaşandı ve bitti diyebilmek, pişmanlık olabilir ama kendini kahretmeden…
“Hayatta hep yapmadığım şeylere pişman olmaktansa, yaptığım şeylere pişman olmayı tercih ederim.”
***
"Doğru olan şu ki her şey bildiğinden ve bildiklerimden daha karışık" Değil, tam tersine çok basit ve basit olan bazen daha güzeldir. En saf güzellik... “Beğenmek dışsal yazmak içseldir ve kelimeler herkese ait oluyor yazılı eserler değil. Kendine yazarken hep doğruları bulup yazmak istiyor insan.” Ama kendi doğrularını, olması gerekeni değil kendini. Başkalarına yazarken, doğruları söylemek mi istiyorsunuz? Yoksa olması gerektiğini düşündüklerinizi mi? Olması gerektiğini düşündükleriniz ne kadar doğru? O doğru ne kadar size içsel? “İçselleştirebilmek”, ne güzel bir kavramdı, artık çok fazla kullanılmıyor. Öz ve biçim birbirinden kopuyor…
* Afaki: 1. Belli bir konu üzerine olmayan (konuşma), dereden tepeden. 2. Nesnel, objektif.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder