Üç gündür hasta yatıyor ve bugün artık dışarı çıkmak istiyordu Zeynep. Doktora gitmek dışında, ki o da evine sadece birkaç apartman uzaklıkta, hiç çıkmamıştı ve artık iyice bunalmıştı.
Yaşama sevincini kaybediyor insan hasta olunca diye düşündü yatağın yanındaki etajere uzanıp kitabını alırken. Günlerdir çantasında gezdiriyordu kitabı ve hala sadece yüz sayfa kadar okuyabilmişti. Şu kitabı bitirsem, bitirebilsem, bir şeyler yazarım diye umuyordu. “Bir şeyler bulmalıyım aramak için”, bir bahanesi olmalıydı. Şöyle bir iki sayfanın üzerinde gezdi gözleri ama yanıyordu işte gözleri, içinden gelmiyordu okumak. İçeriden de sesler geliyordu. “Teyzemler mi geldi nedir? Of şimdi bir de onlarla uğraşamam. Annem evde olduğumu, hele hasta olduğumu söylemese bari. Durmaz ki çenesi, Ayşe hanımın. Hemen söyleyiverir.” Kitabın satırlarında okumuş gibi geçti bunlar aklında. Oysa kitabın okuyabildiği bir iki sayfasından aklında tek bir kelime bile yok şu anda.
Kitabı bıraktı tekrar. Bilgisayarı almak için kalkacak oldu ama ona bile üşeniyordu. Telefonuna bakındı, elini uzatırken, ateşe dokunmuş gibi çekti ellerini. “Yapmamalıyım, yapamam, hakkım yok buna” diye geçirdi aklından. Hakkı olmadığını düşünüyordu ama cesaret edemiyordu daha çok. “Daha nen olayım isterdin, onursuzunum senin”*. Bunları söylemek istiyordu Can’a. “Yazsam mı acaba? Yazamam da söyleyemem de. Bir anlamı var mı ki zaten. Nasıl bu kadar kolay vazgeçebilirsin benden. İzin vermeyeceğim buna.” Şiir geldi tekrar aklına ve “yazsam ne olacak ki sanki? Gurursuz olmak, yüzsüzlük aşkın doğasında var zaten ama önemli olan onursuz olmaması diyecek ya da bunları düşünecek. Ne de beylik laflar eder böyle zaten. Hayatı hep böyle kurallarla yaşar, ilkeler deyip geçer” diye düşündü.
Her şeyin bu hale gelmesinin nedeni de onun bu halleri diye düşünürdü. Birden bacaklarının arasında bir şeyler hissetti ve eli vücuduna dokunmaya başlamıştı. Bir yandan da yatağın karşısında duran dolabın kapağında ki ayna da kendine bakıyordu. Bakıyordu ama gördüğü söylenemezdi. Aynanın yanında hala asılı duran Can’ın resmine takıldı gözleri. Hem içindeki kıpırtı daha da artmış hem de az önce ona karşı hissettiği kızgınlığın yerini bir şefkat, bir özlem almıştı.
Artık Can’ın bu ilişkinin başından beri hep haklı çıktığını düşünüyordu. İçindeki özlem büyüyordu bir yandan. Şimdi yanında olmasını isterdi ve bu isteği, tutku mu demeliyim, daha da büyüyordu. İçerden gelen sesler hem düşüncelerini dağıtıyor hem de cesaretini kırıyordu. Kırılmıştı kırılacağı kadar cesareti. Kızgınlığı da geçmişti Can’a. “Ne kadar çok kötülük yaptım ben ona. Ne çok acı çektirdim” diyordu artık.
“Yine de o da hak etti bunları. Yok be aslında ne kadar anlayışlı. Hep saf bir yanı var, hep olgun. Ama benim özgürlüğümü kısıtlayamaz. Kimsenin hayatıma bu kadar karışmaya hakkı yok.” Böyleydi işte, hissettikleri bir uçtan bir uca savruluyordu. Hep karaya vuran dalgalar gibi, her defasında diniyor sonra yeniden çarpıyordu ilk defaymış gibi. İlişkileri de başından beri böyleydi aslında. Her defasında hiçbir şey olmamış gibi yeniden başlayabiliyorlardı.
Gürhan geldi aklına birden ve aramayı düşündü. Nereden aklına geldiğini sorsanız o bile söyleyemezdi. Biz de söyleyemiyoruz bu yüzden ama Zeynep’i tanıdığımız kadarıyla bunun Can’ı düşünmekten kaçmanın bir yolu olduğunu kestirebiliyoruz. Gürhan iştedir şimdi ve işteyken aramasından pek hoşlanmıyordu. Bu yüzden tereddüt etti arayıp aramamak konusunda ve tereddüt eder etmez zaten bahane arıyormuş gibi de vazgeçti aramaktan.
İşe gidemiyordu kaç gündür. “Her şey senin bu işte çalışma inadından kaynaklanıyor zaten. Hep inatçısın ve başının dikine gidiyorsun” deyişi geldi aklına Can’ın. O da biliyorsa inatçı olduğumu neden geliyor ki üstüme diyerek yine onu suçlamayı seçmişti. Ama yine olmadı, evet, ne dese çıkıyordu ve yine kızamadı ona. “Bir tanem bu iş yeri ilişkimize zarar verecek, ne olur ayrılsan, sana iş mi yok? Bak hem sen de geriliyorsun zaten, sen de mutlu değilsin.” Can’ın bunları söyleyişini düşünürken, onun o dostça, o kendinden emin, asla kırıcı olmayı beceremeyen, yumuşak sesiyle yeniden dinliyor gibiydi bu sözleri.
Bu şekilde konuşması, yani bu sesindeki dostluk, onun gerçekten bu konu üzerinde iyice düşündüğü ve duygusal davranmayıp sadece ama sadece Zeynep’in ve ilişkilerinin geleceğini düşündüğünün ifadesiydi. Ve Zeynep’te Can bu şekilde konuşuyorsa mutlaka haklı çıkacağını biliyordu. Çok güveniyordu ona. Şimdi yanında olmasını istedi. “Dizine yatıyor olsam şimdi. Bana ne yapacağımı söylese, dinlesem sesini, tenimde gezinse elleri, bana o aşk dolu bakışlarıyla baksa…” İçinin titrediğini hissetti yeniden ve telefona baktığını fark etti ve arayamayacağını bildiğinden içindeki istek yeniden dindi.
“Gürhan ne yapıyordur acaba? Sabahtan beri de aramadı. İnsan merak eder arar değil mi? Gerçi uyuduğumu düşünmüştür ama saat kaç oldu? Ooo, saat 12’ye geliyor.” diye düşünürken eli telefona gitti. Telefonundan numarasını gizleyip Can’ı aradı. Bunu öyle bir şekilde yapmıştı ki düşünüp karar vermiş bir hali vardı. Oysa bunu yapması tamamen ani ve kendiliğinden olmuştu. Hatta eline telefonu aldığında aklında Gürhan vardı.
“Efendim. Alo alo” diyordu bir ses, Can’ın sesi. O an, sanki aradığını yeni fark etmiş gibiydi, konuşamıyordu ama. Sonra telefonda ki ses biraz uzaklaşır gibi “canım kim olduğunu bilmiyorum. Numarada görünmüyor” dedikten sonra tekrar yaklaştı ve bir iki defa daha “alo, kimsiniz?” dedikten sonra kapandı. Deliye dönmüş gibiydi Zeynep, ne demekti şimdi bu, sevgilisi mi vardı yoksa? Bunları düşünürken, kendini kaybetmiş gibi, yeniden aradı. Telefon hemen açılmıştı bu defa. Can’ın sesi uzaktan, “canım şunları bir tutar mısın? Çekmiyor burada galiba, bir dışarı çıkayım” diyordu. Bir süre ses gelmedi ama Can’ın kalktığını ve dışarı doğru yürüdüğünü fark edebiliyordu. Sonra duydu sesini, “alo, Zeynep sen misin? Alo, alo, Zeynep! Ya arama ya da arayacaksan konuş” diyordu Can ve bunu bir iki defa da tekrarladı. Sonra ses kesildi bir ara. “Ağlıyor musun dedi Can?” Ağlıyor muydu? Hıçkırıklarımı duymuş olmalı dedi Zeynep, ama konuşmamakta kararlıydı. “Beni ağlamak için arama bir daha, ağlamanın hiçbir değeri yok, konuşmayacaksan, işim var şimdi kapatıyorum” dedi Can. Telaşlanmıştı Zeynep ve sinirleri boşalmış gibiydi. “Bir şey yok hadi kendine iyi bak” deyip kapattı telefonu. Sesi ağladığını iyice ele vermişti. Ama o anda yaptıklarının, sözlerinin, sesinin nasıl çıktığının muhakemesini yapacak durumda değildi.
Kafası allak bullak olmuştu. “Nasıl yapar bunu?” diyordu kendi kendine, “demek bir sevgilisi var. Canım diye konuştuğu kimdi acaba. Demek beni bu kadar kolay unutuyorsun” diyordu ağlarken. Ağlıyordu, evet ağlıyordu hem de hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Ama bunun, ağlamasının Can duysun diye olduğunu sorsanız itiraf etmez. Farkında değil mi? Olmayabiliyor insan bazen. Zeynep ağlıyordu. “Unutamazsın beni” diyordu içinden. Kızgınlıktan, hastalığını da nerede olduğunu da unutmuştu. “Başkası var kesin bir başkasıyla birlikte, demek aşkı da yalanmış, nasıl yapar bunu?”
Telefonu çalana kadar bunun gibi onlarca sözcük dolandı durdu beyninin içinde. Telefonun sesini duyunca heyecanla bir yandan telefona uzanırken, bir yandan Can demişti sevinçle. Arayanın sevgilisi Gürhan olduğunu görür görmez, yüzü değişti, görseniz hasta ve bakıma muhtaç bir kadın zannedersiniz. Hasta, kısık ve sanki niye bu saate kadar aramadın diyen bir sitemkar ses tonuyla “efendim bir tanem” diye açtı telefonu…
* Cemal Süreyya'nın "Ama Senin" şiiri
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder