30 Mayıs 2008 Cuma

Kız Bakmaya Gelmiştik... (Öykü - 6)

Saat üçe geliyordu ve Mütercim Asım Caddesi’ndeki tüm mağazalara girip çıkmış olmasına rağmen hala hiçbir şey alamamıştı. O mağazadan öbürüne giriyor çıkıyor, çeşit çeşit modeller deniyor ama bir türlü içine sinen bir şey bulamıyordu.

“Esra Hanım, artık bir devlet memurusunuz ve öğrenci değilsiniz, üstelik burası da İzmir değil. Okula gelirken, yönetmeliğe biraz daha dikkat etmeniz ve ona uygun giyinmelisiniz.” demişti müdür. Kulaklarında yankılanan bu ses olmasa, haftanın bu son günü, bu yorgunlukla iki buçuk saattir dolaşıp durmuyor olacaktı.

“Anladım müdür bey, haklısınız müdür bey”. Sesinden iğreniyordu, kendi sesinden. Ama müdürden daha çok iğreniyordu. “Kendini ne zannediyorsa? Ne varmış giydiklerimde?” Atamasının yapıldığını öğrendiğinde, annesiyle alışverişe çıkmış ve zaten o da işine uygun kıyafetler almıştı. “Of ya Pazartesi giyecek bir şeyler bulmam gerek. Yarın mı gelsem acaba? Dinlenirim, yarında öğlene doğru çıkar akşama kadar bir şeyler bulurum. Hem belki Ayşe’de gelir benimle.” diyerek kendini kandırmak ve eve gitmek istedi ama sonra müdürün kendisiyle konuşurkenki yüz ifadesini hatırlamasıyla, Gaziler Caddesine dönüp ilerdeki mağazanın yolunu tuttu.

“Sebil, buzzzz gibi meyan.” Caminin önünde, çevresine bir sürü insan toplanmış, ha bire dolduruyordu bardakları satıcı. Sırtındaki kocaman bir sürahiyi andıran şeyden bardakları doldurmak için eğiliyor ve bunu yaparken eğilişini ve kalkışını bir dans gösterisi havasında yapıyordu. “Ne ilginç insanlar” diye düşündü, “ne bu içtikleri acaba? Caminin önünde sattıklarına göre acaba okunmuş su gibi bir şey mi meyan dedikleri? Kesin öyledir, bugünde Cuma olduğuna göre.” İçtikleri şeyin rengi de ilginçti. Kolaya benziyordu ve bardağın üzerinde köpük oluşuyordu. “okunmuş kola” diye geçirdi içinden. Çok eğlenmişti bunu düşündüğünde ve biraz daha sakinleşmiş bir halde kalabalığın arasında geçerek caminin karşısındaki ilk mağazaya girdi.

Bir saat daha dolaştıktan ve nihayet içine tam olarak sinmese birkaç şey alabildikten sonra eve gitmek için parkın oradaki duraklara doğru yürümeye başlamıştı. Saat dördü geçiyordu ve Gaziler Caddesi hala çok kalabalıktı. Trafiğe kapalı bir yer olmasına rağmen yürümek çok zordu bu caddede. İnsanlar üzerine üzerine geliyordu sanki. Arada çantasına çarpıyorlar, kadınlar yüzüne ilginç bakışlar atıyordu. Rahatsız oluyordu bu bakışlardan. “Niye burada böyle erkeklerden çok kadınlar bakar ki insanın yüzüne.” Tamam, başka yerlerde de kadınlar birbirlerine bakardı ama buradakiler bir başka bakıyor, tepeden tırnağa süzüyor ve hatta yanlarından geçtiğinde bile arkasından baktıklarını hissediyordu.

Parkın önüne, durağa gelmişti nihayet. Caddedeki kalabalığı düşününce sakin sayılırdı durak. Elinde kitapları ile biri kız diğeri erkek iki dersane öğrencisi, yüksek sesle, dersaneki Türkçe hocasını çekiştiriyorlardı. Kırklı yaşlarında görünen, ama kestirmek tam olarak mümkün değil, iki kadında kendi aralarında o kendine özgü yerel ağızla konuşuyorlardı. Esra durağa yaklaştığında, konuşmaya devam eden kadınlardan biri bir yandan da bakışlarını Esra’ya dikmiş ona bakıyordu. Bu bakışı fark eden sırtı dönük olan kadında, bir ara başını ona doğru dönmüş, şöyle bir tepeden tırnağa süzdükten sonra tekrar diğer kadına dönmüştü.

Kadınların ikisinin de başında saçlarının ön kısmını açıkta bırakan birer eşarp vardı. Altlarında dar ve dizlerinin bir karış altına kadar uzanan etekleri, üzerlerinde de, hava soğuk olmadığı halde etekleriyle pek de uyumlu olmayan ceket giymişlerdi. Bu giyim tarzına Esra o kadar çok rastlamıştı ki bu şehirde, Esra için ilginç değildi bu görüntü ama her zaman çok zevksiz bulmuş olduğu bu tarz bir kıyafete bu kadar çok rastlaması yine de ona garip geliyordu.

Biraz sonra özel halk otobüsü geldi. Değnekçinin biri, iğrenç bir sesle, “Binevler, üniversite” diye bağırmaya başladı birden. Bu adam hep orada mıydı? Anlamamıştı, birden bire çıkıp öyle bir palyaço gibi bağırmaya başlamıştı. “Binevler, üniversite, Beşyüzevler”… Bağırıyor ha bire. Bakmayın siz böyle yazdığıma aslında o telaffuzu yazıya dökmek zor ve ilk kez duyan birisi ne dediğini kesinlikle anlayamaz. Ha bakın bu konuda konumuzla alakası yoktur ama Antakya’daki Harbiye dolmuşçuları ile kimse yarışamaz. Hele Arapça da bilmiyorsanız, hiçbir şey anlayamazsınız.

Otobüs boş sayılırdı. Bu yüzden, binmek konusunda acele etmedi Esra ve diğerlerinin binmesini bekledi. Elindeki koca koca çantalarla binmesi biraz zor olmuştu. Bindikten sonra tekli koltuklardan birine elindeki poşetleri bıraktı ve cüzdanından para çıkarmaya çalıştı ama tam o anda otobüs hareket edince az daha düşecekti. Söylenecek, şoföre kızacak oldu ama tuttu kendini. Parayı çıkarıp verdikten sonra nihayet yerine oturabildi.

Az önce durakta gördüğü iki kadın, tam yanındaki sıradaki ikili koltuğa oturmuşlardı ve duraktayken bakan kadın hala ona bakıyordu. Bir ara o yana döndüğünde bu bakışı yakalamış, hatta göz göze gelmişlerdi ama hemen kaçırmıştı gözünü. Şimdi o tarafa bakmasa da kadının bakışlarını üzerinde hissediyordu. Çok rahatsız olmuştu ama bir şey de diyemiyordu. Oyalanmak için telefonunu çıkarıp onunla uğraşıyordu. “Anemi mi arasam?” diye düşündü. Dolmuş yolcuklarında, ya da bir yere yürürken arardı hep annesini. Zaman geçirmek için birebir olduğunu düşünüyordu ve şimdi şu rahatsız edici bakışlardan kurtulmak için yine annesini arayabilirdi. Aradı ama açmadı annesi telefonu. Canı sıkılmıştı iyici, şimdi bir de niye açmadı ki bu kadın diye merak salmıştı. Bir kez daha aradı; yine cevap yoktu. Evde unuttu herhalde deyip rahatlatmaya çalıştı kendini. Zaten çok bir yolu da kalmamıştı.

Niyeyse birden kadınların kendisi hakkında konuştukların dair bir hisse kapıldı. Aslında bu öylesine doğaüstü bir şey değildi. Duraktan beri kendisine bakmakta olan kadın yanındakine de Esra’yı gösteriyor ve “çok güzel bir kızmış baksana peynir gibi de beyazmış” diyordu. Sonra yanındaki kadın da dönüp daha açıktan süzmeye başladı Esra’yı. Sonra yanındakine fısıldar gibi eğilip “yüzükte yok parmağında” dedi ve sonra güzelliğini onayladı. Esra bu konuşmaları duymuyordu ama ikinci kadının bakışını, sonra eğilip fısıldayışını hep fark etmişti.

Az sonra kadın, Esra’ya doğru uzanıp “söyle bakalım güzel kızım kimlerdensin” diye sormuştu. Sonra cevap bile beklemeden, “öğretmensin galiba?” diye de eklemişti. Anlamadı Esra önce, kendisiyle konuştuklarını fark etmemişti. Ses gelince, başını tam çevirmeden göz ucuyla o tarafa doğru bakmış ama duymamış gibi davranmıştı. Kadın yanındakine, “çok utangaç herhalde” diyordu memnun bir şekilde. “Bir de sen sor” dedi yanındakine. Kadın Esra’ya doğru eğilip “kızım” dedi, “güzel kızım, öğretmen misin sen?” diye sordu sonra. Duymuştu Esra bu defa, “evet teyzeciğim, öğretmenin” dedi.

“Ne güzel kızım ne güzel, buralı değilsin her halde?” diye soran diğer kadındı. Esra, biraz şaşkın, biraz rahatlamış bir şekilde onayladı kadının dediklerini ve “İzmirliyim” diyecekti ki anlamsız buldu bu fazladan bilgiyi vermeyi. Kadınlar sorularına devam ediyorlardı. “Annen babanda buralar mı? Yoksa sen görev için yalnız mı geldin buraya?” diye sorunca kadın, Esra tedirgin olmuştu ve burada olmamalarına rağmen, burada olduklarını söyledi. “İyi ki açmamışsın anne telefonu” diye geçirdi içinden Esra. “Bir de annemle konuşurken burada olmadıklarını anlarlardı.”

Kadınların soruları şimdi ailesine dairdi. Babası ne iş yapardı, annesi çalışıyor muydu? “Size ne!” demek istiyordu ama yine de kaba olmak elinden gelmiyordu. Müdürün karşısında da ezilmişti böyle. Bunu hatırlamak canını daha da sıkmıştı ve bu sıkıntı yüzünden çok net olarak okunabiliyordu. Ama bu hiç iyi olmamıştı Esra için. Çünkü bu ifade onu hem kadın olarak daha çekici kılıyor, hem de Esra’da ki bu hal kadınlarda memnuniyet yaratıyordu. Kadın şimdi oğlundan bahsediyordu ama Esra konunun ne zaman buraya geldiğini hatırlamıyordu. “Bana ne!” diyordu içinden ve yüzündeki sıkıntılı ifade onu güzelleştirmeyi sürdürüyordu.

Yüzü kadınlara dönüktü ama bir ara göz ucuyla yola bakınca üç durak sonra ineceğini düşünüp rahatladı biraz; ama tam o sırada kadılardan biri “acı, güzel kızım, bize telefonunu, adresini ver de yarın sabah sana kız bakmaya gelek” dedi. Anlamamıştı Esra ilk başta ama kadın bu söylediklerini tekrarlarken anlamıştı artık. “kız bakmak, bana mı? Nasıl yani?” gibi şeyler geçiyordu içinden.

Şaşkındı ve ne söyleyeceğini bilemiyordu. Sonra otobüsün yavaşladığını fark edince hızlıca kalkıp kendi durağı olmamasına rağmen, “şey, benim inmem gerek.” deyip arkasına bile bakmadan kapıya doğru gitti ve otobüs durur durmaz da hemen indi. Sanki kadınlar onu takip ediyormuş gibi hızlı adımlarla yürüyordu. Bir durak önce inmişti ama evi zaten bu iki durak arasında ama ikinciye daha yakındı. Eve giderken hiçbir şey düşünmedi, şaşkın ve korkmuş bir şekilde evine doğru gidiyordu ve apartmana girerken, arkasına bile dönüp bakmıştı. Kimse yoktu.

Eve girdi, elinde eşyalarla salona gitti ve koltuğa bıraktı kendisini. Normalde alışverişten döndüğünde, alırken sanki dakikalarca bakıp düşünüp almamış gibi hemen denerdi aldıklarını ama şimdi sadece koltuğa oturmuş düşünüyordu. “Sana kız bakmaya gelek!” demişti kadın. Kulağında uğulduyordu bu cümle: “Kız, kız bakmak! Bu ne cüret, yuh yani. Otobüste bir kez gördüler ve bana bakmaya geleceklermiş. Gelince kız olduğuma da bakacak mısınız teyze?” diye geçiyordu aklından. Kendini birden jinekologda, koltukta otururken hayal etti. “Kız mı hele bak doktor?” diyordu kadın.

“Kız bakmaya geleceklermiş! Bu ne cüret ya!” şaşkın ve kızgındı. “Böyle mi oluyor acaba burada bu işler hep?” dedi sonra ve “bana mı garip geldiği için şaşırdım bu kadar?” bunu düşününce rahatlamıştı biraz ama yine de “Bu devirde nasıl olur böyle?” diye kızdı yeniden. “Böyle evlenen birileri var mıdır acaba? Böyle otobüste giderken, biri gelir, mağaza vitrininden elbise beğenir gibi birini beğenir telefonunu adresini alır ve ertesi gün bakmaya gider…” Tamam görücü usulü diye bir şey var ve hala da yaygın ama böylesini ilk defa görüyordu.”

Sonra, telefonunu gerçekten verdiğini ve ertesi sabah iki kadının üzerlerinde aynı kıyafetle evine geldiklerini düşündü. Gülüyordu şimdi. “Gelirler” diyordu. Kapıyı çalarlar ve “Acı kızım annene haber ver hele, uygunsa, sana kız bakmaya geldik. “dediklerini hayal ediyordu şimdi. “Burada kız yok teyze, kadın var! Başka kapıya” deyip suratlarına kapıyı kapardı. Çok eğlenmişti bunları düşünürken… Sesli bir şekilde “Kız yok teyze, karı var! İster misin?” diyerek tekrarlarken, yeni aldıklarını denemek için kalkıyordu ki telefonu çaldı. Annesiydi… Kız annesi…

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder