“Mehmet, şu çileklerden toplasana ben şu balkona su dökene kadar.”
“Emrin olur Hayriye Sultan, hele bir tabak alayım şuradan.”
Hayriye, elinde kırmızı bir kovayla banyoya gidiyordu. Balkonu yıkamak için su dolduracaktı. Evin koridorundan geçerken ayağına gelen ıslakla, sinirlendi biraz, yer döşemesi su değdiğinde kayganlaşıyordu ve “kayıp düşsem, en yakın hastaneye gidene kadar ölürüm” diye düşündü. “Mehmet! Allahın belası adam, gözün kör olsun, kaç kere dedim sana ıslak bırakma buraları diye, ne zaman oldu bu?” diye bağırıyordu. Boşuna bağırıyordu, Mehmet’in bunu duymasına imkan yoktu. O şimdi bahçenin en uzak köşesinde kapının yanındaki duvar dibine ektikleri çileklerin oraya gitmişti. Hayriye de biliyordu duymayacağını ama yine de yakınındaymış gibi avaz avaz bağırmıştı. Sonra, dikkatlice yürümeye devam etti banyoya doğru. Musluğu açıp kovayı altına koyduktan sonra kapının arkasında, kapı koluna asılı duran bezi alıp ıslak yeri silmeye gidiyordu.
Şehir merkezine yarım saat kadar uzakta, havaalanı yolu üzerinde bir bağ eviydi burası. Hayriye hanıma sorsanız küçük derdi ama oldukça geniş bir bahçesi vardı. O geniş bahçenin ortasında da iki odalı, odalara kıyasla büyükçe mutfaklı bir ev vardı. Plansız bir evdi bu, içinin işçiliği iyi olsa da odaların yerleşimi, tipik müstakil taşra evlerini andırıyordu. “Ah burayı ben yaptırmış olacaktım ki nasıl güzel olurdu” diye söylerdi Hayriye ama bu bağı aldıklarında evi yıkıp yeniden yaptırmak mümkün değildi. Hem yeni yapılmıştı zaten hem de bunun için para harcamaya ikna edemezdi Mehmet’i. Çok zengin denemese de orta halli de denemeyecek bir esnaftan almışlardı bu evi. Adam 13 yaşındaki oğlu öldükten sonra karısı istediği için satmıştı burayı. Adam, Hayriye’nin oğlunun da müşterisi olduğundan çok da uygun fiyat söylemişti.
Hayriye çok istemişti hep bağ evinin olmasını. Mehmet’in başının etini yemişti yıllarca, oğullarını da para vermeye ikna etmiş ev aramaya başlamışlardı ki bu evle karşılaşınca hemen aldırmıştı sonunda evi. “Hem oğlum sizde gelirsiniz, çocukları, gelinleri getirirsiniz, beraber bahçeyi ekeriz, hep beraber oluruz” gibi bir sürü şey söylemiş sonra da “hem ben artık çok yaşlıyım, bir ayağım çukurda, ben ölürsem kime kalacak ki sanki, gene gelip siz oturacaksınız. Hem ben çocuklarımla, torunlarımla olmak için istiyorum. Yoksa ne yapayım bu yaştan sonra” demişti. Çocuklar parayı, iş ile ilgili yatırım yapmak için kullanmak istiyordu. İki yeni makine almayı planlamışlardı ama sonra aralarında karar veremeyip bir süre ertelemişlerdi bunu. Hayriye, küçük oğlundan çok korkardı. Bankada birikmiş olan parayı düşündükçe, “ bu para onun elinde kalırsa şimdi gider har vurup harman savurur. Gelinde zaten, araba isterim diye tutturdu. Parada olduğunu biliyor ya iyice aklını çeler şimdi oğlanın. Ne yapacaksa arabayı?” derdi kendi kendine.
Büyük oğlunun karısını suçlamaya başlardı böyle durumlarda. “Hep onun suçu, oğlumun parasıyla ne yaptı ne etti aldırdı arabayı kendine. Ben onları elin kızlarının kıçını rahat ettirsin diye mi büyüttüm” diye düşünüyordu. Büyük oğlunun karısı, bir bankada çalışıyordu ve kendi biriktirdiği parayla almıştı bu arabayı ama Hayriye için bunun bir önemi yoktu. “Orospu karı oğlumu da elimden aldı. Ben gösteririm sana” diyordu içten içe.
Dalmıştı Hayriye, yeri silerken, banyoda suyun sesi gelince, dolup taştığını fark edip banyoya doğru gidiyordu ki bir an dengesini kaybetti ama düşmeden çabuk toparladı. “gözün kör olsun kör şeytan” dedi sinirlenerek. Ama siniri çabuk geçti. Aslında bugün içi kıpır kıpırdı. Heyecanlıydı biraz ama olacaklardan da emin gibiydi. Her şeyi en ince ayrıntısına kadar planlamıştı. Kızı kanserden öldükten iki yıl sonra kocasının çalıştığı hastaneden bir doktorun da tavsiyesiyle yuvadan evlat edindikleri kızları Çiğdem’i bir akşam küçük oğluna ertesi akşam da büyük oğluna salmış onlarda kalmasını istemişti.
Artık on altı yaşında bir genç kız olan Çiğdem, annesinden çok korkardı. Bu eve geldiğinde, daha üç buçuk yaşındaydı. Yuvaya ona bakmaya gelen Hayriye ve Mehmet’i görünce, “anne, beni al, beni de götür” demişti. Hayriye’den çok Mehmet etkilenmişti bundan ve ertesi gün karar vermişlerdi onu evlat edinmeye. İşte Çiğdem en çok da tekrar yuvaya dönmekten korkuyordu. Çiğdem’den kısaca bahsetmeyi tercih ediyoruz. Hem konuyu dağıtmamak için hem de gözleri önünde anne ve babası öldürülmüş olan Çiğdem’in trajedisine benim bile yüreğim dayanmıyor.
Çiğdem, abilerinin evine gittiğinde onlarla, annesinin ondan söylemesini istediği şeyleri konuşmuştu. Bunlar sadece Hayriye’nin doğrudan söylemesini istediği şeyler değildi. Söylemesini istediği şeylere önce kocasını sonra da Çiğdem’i kısmen ikna etmişti. “Benim koltuk altlarımda şişkinlikler var Mehmet, ben de kızımın hastalığına tutuldum, kanser oldum kesin, ölürüm zaten çok sürmez, mezarımı kazdıralım. Onlarda benim mezarıma gelir artık.” diye söylenmişti. Kazdırmıştı da mezarını. Mehmet doktora götürmek istemişti ama çok ikna edici gerekçelerle geçiştirmişti bunu.
İşte bugün, bir aydır ona tavır alan, hiç arayıp sormayan büyük oğlu, Çiğdem’in onlarda kaldığında anlattıklarından sonra, nihayet aramıştı. Sesi biraz soğuk gibiydi, ama Hayriye’nin de ondan geri kalır tarafı yoktu. “Nasıl olayım oğlum, siz iyi olunda yeter bana. Benim zaten kaç günlük ömrüm kaldı.” gibi en can alıcı noktadan oğluna yüklenmişti. Oğlu öğleden sonra uğrayacağını söyleyip kapatmıştı. Konuşma bitince rolüne kendini fazla kaptırmış bir oyuncu gibi bir süre çekyatın üzerinde, yüzünde zavallı bir ifade ile uzanmış kalmıştı. Ama kazanacağı zaferin kesin olduğuna emin olduğunda, yüzüne de yansımıştı. Gözleri parlıyordu artık...
Balkonu yıkamış, Mehmet’in topladığı çilekleri yemiş ve balkona oturup yüzüne oğlu geldiğinde takınacağı ifadeyi yerleştirmiş bekliyordu. Olabilecek olanları ve söyleyeceklerini düşünüyordu bir yandan. Uzaktan, bahçe kapısının sesi dağıtmıştı düşüncelerini. Oğlu arabadan inmiş, içeri girebilmek için büyük kapıyı açmaya çalışıyordu. Araba eve doğru yaklaşmış ve oğlu inmişti arabadan.
Oğlunun yüzündeki ifadesizliği görünce biraz kaygılanmıştı ama bunu belli etmiyordu. Yanına yaklaşan oğlu, “merhaba anne” diyerek önce annesinin sonra babasının elini öpmüştü. O anda yakaladı oğlunun gözlerindeki bir anlık pişmanlık dolu sıkıntılı ifadeyi. Tamam demişti içinden ama bunu belli etmiyordu. Sadece başı hafif öne eğik oğlunu süzüyordu. Oğlunun yüzündeki, hareketlerindeki hiçbir şeyi kaçırmıyordu ama.
“Nasılsın anne?” diye sordu oğlu, hala güçlü görünmeye çalışan ama bakışlarıyla tamamen Hayriye’ye yenilmiş bir ses tonuyla. “Beni boş verin oğlum, zaten beni ne yapacaksınız, karılarınızla, çocuklarınızla mutlu olun.” diye yanıtlamış ve susmuştu Hayriye. Önce suçlamalara başlamıştı oğlu. Sesi arada yükseliyor sonra pişman olmuş gibi alçalıveriyordu birden. Hayriye dinliyor, arada sırada “tabi oğlum, biz kötüyüz ya, biz sizin iyiliğinizden başka bir şey istiyoruz ya” gibi laflar sokuşturuyordu. “Karılarınızı düşüneceksiniz tabi oğlum, ananızı ne yapacaksınız, ölürse anlarsınız ancak ananızın kıymetini, bak karının ağzından da konuşmaya başlamışsın.” diye devam ediyor ama asla sesini yükseltmiyordu.
Bu arada sanki, bir papaz cellat oyunuymuş gibi, zaten hep fevri çıkışları olan ama o çıkışların arkasında duramayan, karısının bir dediğini iki etmeyen Mehmet, bağırıp çağırma rolünü üstlenmişti. “Ne biçim konuşuyorsun oğlum ananla, insan hasta anasına böyle şeyler söyler mi?” diye bağırmıştı ve bunun oğlu üzerindeki etkisini gördükten sonra, ağır adımlarla sahne dışına çıkan bir oyuncu gibi susmuştu. “Yok Mehmet yok, karışma bağırsın, ben de anlıyorum işte değerimi. Ben bu günler için doğurmuşum demek bunları, bunları göreceğime de öleymişim, öleceğim zaten, Allah alacak canımı da kurtulacağım” zaten diyordu Hayriye. Konuşmaya devam ettikçe, karşısındaki teslim aldığını anlamıştı artık ve daha bir kendinden emin ve daha vurucu sözler etmeye başlamıştı. Oğlunu gözlerindeki ağlamaklı hali gördüğünde ise tamam diye düşünüp susuvermişti.
“Anne” derken ağlamaya başlamıştı artık oğlu. Şimdi yavaş yavaş Hayriye’nin de ağlaması gerekiyordu ve buna hazırlıyordu kendini. Oğlu, onu ne kadar sevdiğini, anasının herkesten değerli olduğunu, ona bir şey olursa kendin affedemeyeceğini söylerken artık, otuz beş yaşına gelmiş olduğunu, artık hayatı çocukları ve kendisi için yaşayacağını, annesi karşısında kişilikli durmak için verdiği sözleri, annesinin onun doğum gününü bile unutmuş olduğunu, annesinin yıllarca kendisine yaptığı haksızlıklara boyun eğişini… her şeyi unutmuştu.
Yedi sekiz yaşında bir çocuktu artık, annesini üzdüğü için özür dileyip ağlayan, annesi olmazsa kendisini zavallı hissedecek bir çocuk… Sarılmıştı annesine artık, annesi de ona sarılmış ve artık o da ağlayama başlamıştı, tam zamanıydı. Bir an başını kaldırsaydı oğlu, Hayriye’nin ağlayan gözlerinin ardındaki zafer ışıltısını görebilirdi. Başarmıştı Hayriye, oğlunu ayağına getirmiş ve avucunun içine almıştı. Oğluna sarılıp ağlarken, iki gün sonra çıkacağı Karadeniz turunu bile düşünüyordu…
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder