30 Haziran 2008 Pazartesi

Yol... (Gezi Notları-1)

Yaşadığımız kente misafir gözüyle bakabilmek gerekiyor bazen. Zira insan yıllarca yaşadığı kente dair pek çok ayrıntıyı gözden kaçırabiliyor. Kenti görebilmek için, kentin dışına çıkmak gerekir. Genelleştirilebilir mi? Bence hiçbir sakıncası yok ve kesinlikle öyle yapılmalı. Dışarı çıkabilmek gerekiyor bazen, hayatın dışına, kendimizin dışına, ilişkinin dışına, ortam dışına… Bir reklam cıngılı olacaksa bu “hayat sokakta” olamaz, “hayat dışarıda” da olamaz. Hayat hayattır işte, dışarıda ve içeride…

Basit ve bilindik bir şey söylüyorum aslında, eskilerin deyimiyle malumun ilamı: dışarıdan bakabilmek gerekiyor. İlk önce hep basit şeyleri unutuyoruz değil mi? Yıllarımın geçtiği kente yeniden, ama bu defa misafir olarak gittiğimde fark ettim, hem yaşadığımız kente misafir gözüyle bakabilmek gerektiğini hem de önce basit şeyleri önce unuttuğumuzu. Sabah altıda başlayıp gece on birde sona eren, yaklaşık yedi saati yolda geçen gezi boyunca beynimin içinde onlarca yazı birikti.

“Esnaf sahresi” diye bir şey duydunuz mu? Başka bir ilde olduğunu hiç duymadığımdan ve sahre kelimesi Antep ağzına ait bir kelime olduğundan rahatlıkla Antep’e özgü diyebileceğim bir gelenek bu. Sahre, mesire, piknik, sayfiye kelimelerini karşılıyor. Yani Antepliler, "pikniğe gitmek" yerine "sahreye gitmek" diyor. Esnaf sahresi ise şudur: Yaz aylarında her sektörün esnaf odası bir hafta sonunu daha doğrusu Cuma, Cumartesi ve Pazar olmak üzere üç günü esnaf sahresi olarak belirler ve o üç gün iş yerini açmak yasaktır. Sanırım eski loca mantığından geliyor ve zanaatkârların kendi aralarında kaynaşmalarını, o günlerde bir araya gelip pikniğe falan gitmelerini ve öyle zaman geçirmelerini amaçlıyor ve genelde esnaf bu kurala uyuyor. Çalışanlarını ya bir günlüğüne pikniğe götürüp yediriyor içiriyor ya da az da olsa para veriyor. Hatta kimisi, özellikle küçük işletmeler, çalışanlarını üç günlüğüne deniz kenarına, Mersin'e ya da İskenderun’a götürüyor.

Beni ben yapan şehre uzun zaman sonra yeniden gitmeme vesile olan ve birkaç gün boyunca bahsetmeyi düşündüğüm Hatay yolcuğuma çalıştığım sektörün esnaf sahresi vesile oldu.

Yolculukları, özellikle arabayla çıkılan yolculukları çok severim. Otobüsle defalarca geçtiğim yollar, arabayla gittiğimde başka görünür gözüme. Otobüs koltuğuna oturur oturmaz eline gazete, dergi ya da kitap alıp yol boyunca başını kaldırmadan okuyan ben, arabayla gittiğimde saatlerce çevreyi izleyebilir, düşüncelere ve hayallere dalabilirim. Bir tür sahiplenme hissi olabilir mi? Olabilir. Belki de otobüsle yaptığım yolculuklarda daha çok gideceğim yere odaklanıyorum. Bilmiyorum ve belki de bir önemi yok. Arabada dinleyeceğim müziğin önemi var ama. Birincisi mutlaka yüksek sesli olmalı ve arabanın sarsıntılarına, yolun akışına ve içimdeki heyecana eşlik etmelidir. Bu yüzden belki senfonik rock’ı, özellikle de Almora’yı tercih ederim. Ya da bazen ikisinden birini de tercih edebilirim; senfonik müzik ya da rock. Deneyin demeyeceğim ama örneğin Bach’ın Brandenburg Konçertolar’ı ya da çello süitleri benim için yolculuğa ayrı bir anlam katabilir.

Hatay’a giderken, gideceğimiz yerin bende yarattığı ruh hali nedeniyle, özellikle bu sonuncusu olsun isterdim ama dürüst olmak gerekirse şu anda İsmail yk olmasaydı da ne olursa olsundu demek durumundayım. Zira oldu. Tüm yol boyunca İsmail yk dahil bir sürü saçma sapan şey dinledim. Gezinin vesilesinin sahre olduğu ve sahrenin başında da esnaf kelimesi olduğunu hatırlarsanız yapacak çok da bir şey yoktur değil mi? Tek çare başımın ağrıdığını söyleyip ara sıra müziği kapattırmak ve sevilmeyen adam olmayı göze almaktı. Ben de onu yaptım. Ama böyle yaptım diye, şu anda, diğer çalışanlar açısından, yolculuğun kötü anılarından biri olduğumu düşünmeyin. Sevilmek ve gönül almak söz konusu olduğunda çareler tükenmez hiçbir zaman. Mesela tüm gün boyunca gönüllü fotoğrafçılık yaptığım ve tek fotoğraf makinesi ben de olduğu için ertesi gün işyerinde en çok sevilen ve aranan kişi bendim. Hayat işte…

Üzerimde hala yol yorgunluğu olduğundan yolculuktan sonra, blog aleminde de sevilmeyen adam olma yolunda bana yol kat ettiren yazının devamını yarına bırakıyorum. Gerçi dediğim gibi, gönül almak konusunda ben de çareler tükenmez ama yine de fazla zorlamamak ve dinlenmek için yatağa doğru yol almak gerek…

Sevgiyle kalın…

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder