19 Haziran 2008 Perşembe

Eski Defterler (Öykü 9/1)

1. Bölüm

Küçük taşra kasabalarının bu ülke için ne olduğunu bilen bilir. Bilmeyenlerin ise artık öğrenme şansı bulunmuyor. Çok değişti her şey, çok sular aktı, çok hayatlar tükendi ve çok hayatlar yeni başladı ve bazı defterler kapandı. Yeni bir sayfa açılmadı, aynı defterde başka bir sayfaya geçilmedi. Defterin son sayfaları yazıldı ve kapandı. Belki arada bazı sayfalar boş bırakıldı ya da bazılarında öyküler sayfa sonunda yarım kaldı. Belki bazı sayfalar da bir iki kelime değil ama bir iki çizik, bir iki anlamsız resim vardı ve gerisi bomboştu ama sayfalar bir şekilde bitti ve kapandı.
Yeni defterler açıldı, ciltleri parlaktı, sayfaları kuşe ya da birinci hamur ama başka, bambaşka defterlerdi bunlar ve birbirlerine biraz da olsa benziyordu ama eski defterlere değil… Bugün birileri, ne mutlu ya da maalesef ama bir şekilde o defterlerdeki öyküleri yeniden yazıyorlar. Yarım kalan öyküler yeni bir deftere baştan temize çekilip sonlandırılıyor. Bazıları anlayamıyorlar o öyküleri, anlayanlar anlamlandıramıyor, anlamlandıranlar hissedemiyor ama bilen biliyor. Ben bilenlerdenim, biliyorum. Çünkü anlatılan benim de öyküm. Ne çok benziyor bana şu filmdeki çocuk, nasıl da anlatmış benim çocukluğumdaki kasabayı yazar, nasıl da iyi tasvir etmiş bizim komşunun oğlunu…
Bir süredir kendimi bir kuşağa dahil hissedebiliyorum. Özenir miydim belli yaşlara gelmiş amcalar, abiler, “biz şu kuşaktanız” dediklerinde? Hayır ve hatta tam tersine rahatsız olurdum ama demek bir aidiyet hissetmediğimdenmiş. Hiçbir aidiyet hissi gelişmemiş bir adamım ben ama tutunamayan değilim. Ait değilim, hissetmiyorum ama tutunuyorum ve güçlü olmasa da bağlarım var. Öte yandan artık yeni bir şeylere bağlanamıyorum ve bağlanamadığım için midir nedir, geçmişe tutunuyorum. Şu filmlerde kullanılan “flashback” denilen şey vardır ya beynim çok sık yaşatıyor bana bunu. Hayatımın fasit dairesinde yükselirken ve dönerken aşağıya bakabiliyorum artık. Bakıyorum, evet her baktığımda aynı şeyleri görüyorum ve sanırım bütün mesele de bu! Korkunç mu bilmem ama gerçek bu ve anlayabiliyorum artık: aynı yerdeyim…
Küçük bir kasabada geçti çocukluğum. Küçük ama ilginç bir kasaba ve ilginç hayatlar vardı. O zaman farkında değildim ama bunun, o zaman ilginç gelmiyordu ve hatta isyan ediyordum küçük ve sıradan olduğuna. Özenirdim büyük şehirlerdeki hayatlara ve yalnız değildim, özenirdik. Bugün görüyorum ki özenirmişiz ve hep benzer şeyleri, farklı yerlerde aynı şeyleri hissetmişiz… Televizyon yaygın değildi bu kadar. İnternetin ne olduğunu bile bilmezdik, çünkü yoktu o zaman. Telefon vardı ama çok pahalıydı. Ve benim çocukluğum küçük bir kasabada geçti…
Bugünlerde hep o küçük kasabaya geziler düzenliyor zihnim. Belki rüyalarımda bile sık sık sürüyor bu ziyaretler ama emin değilim. Anlık ama kimi zaman derinden etkileyen anlar bunlar: parça tesirli zaman bombaları, zaman parçaları…
Geçen gün, hiç alakasız bir şekilde ve çok alakasız bir anda, o küçük kasaba yaşayan Hala’yı hatırladım.
O zamanlar bu küçük kasabalarda çok fazla yüksek bina bulunmazdı. İlk apartmanın inşaatı benim çocukluğumda tamamlanmıştı ve orada oturmak bir ayrıcalıktı. Benim ilkokul öğretmenim de, kendisi benim en büyük şanssızlığım olsa da, bu apartmanda oturan şanslı azınlıktan biriydi. Bu yüzden bir vesile ile ben de gittim bu apartmana ve dördüncü kata çıkıp pencereden aşağı baktım. Alis gibi hissetmiştim kendimi, kuyuya düşmüş, başka bir dünyaya girmiştim… İşte bu apartmanlarla yaklaşık olarak aynı dönemde yapımı tamamlanan ikinci yüksek bina da PTT binasıydı. İlçenin en geniş ve yüksek binasıydı ve çok büyük, çocuk parkı gibi, çiçeklerle donatılmış bir bahçesi vardı.
İşte Hala da bu binada çalışırdı. Hala diyorum ama adı bu değil ve ilk anda hala hatırlayamam adını ve şu anda da hatırlasam bile ondan bu şekilde bahsetmeyi tercih ediyorum. Otuz yaşlarındaydı Hala ve bence çok güzel bir kadındı. Yüzünde yaşının ötesinde bir olgunluk, gözlerinde tanımsız bir acı okurdum hep. Dalgalı ve açık kahverengi saçları hep aynı şekilde taranmış olurdu ve hep aynı şekilde giyinirdi. Yüzünde, bakışlarında, davranışlarında asla kadınsılık olmazdı. Arada çok büyük yaş farkları yoksa eğer herkes için bir abla havasındaydı. Bu yüzden mi Hala denirdi acaba? Olabilir. Bunu şimdi, bu satırları yazarken fark ettiğimden kesin bir cevap vermem mümkün değil.
Başka insanlar için öyle midir bilmem ama hani insanların iyilik timsali olarak gördükleri ve hep saygı duydukları, kötülüğü ve kötü olmayı yakıştıramadığı insanlar vardır. O kişinin adı geçtiğinde hiç kimsenin gözünüzün önüne kötü tek bir anı gelmez. Hala böyle biriydi. Gerçekten öyleydi ama bu herkes tarafından sevilir ve O da herkesi sever anlamına gelmez değil mi? Benim için gelmez, çünkü öyle değildi. Ne herkes Hala’yı ne de Hala herkesi severdi. Ama seven de, sevmeyen de, O’nun sevdiği de sevmediği de saygı duyardı…
Bu benim o çocuk aklımla hissettiğim, Hala’yı sevdiğim için öyle görmek istediğim ama gerçek olmayan bir şey değil. İyi biliyorum herkesin saygı duyduğunu, bilebilecek ve daha önemlisi, görebilecek durumdaydım. Çünkü yaşım çok küçük olmasına rağmen ben de o postanede çalışıyordum. Evet, herhangi bir yanlış anlama yok, dokuz on yaşlarındaydım ama yarım gün okula giderken yarım gün de postanede arzuhalcilik yapardım. Okuma yazma bilmeyen, bilip yazısına güvenmeyen, yazmaya üşenen, beni sevimli bulup “yazalım mı amca” dediğimde beni kıramayan insanların dilekçelerini ve formlarını yazar ve bunu karşılığında para alırdım. “Ne kadar borcumuz?” “Gönlünüzden ne koparsa teyze.” “Aaa, sen parayla mı yazıyordun” “Şey, evet, ama isterseniz vermeyebilirsiniz” “Borcumuz ne? Söyle bakalım delikanlı!” “Ne verirseniz amca”
Bu yüzden her gün, o gişelerin önünde, orada çalışanlarla iç içeydim. Onlar da severdi beni. Kimisi beni arada bakkala yollamak için falan kullanırdı ve bu yüzden seviyormuş gibi davranırdı. Bilirdim ama ben, anlardım kimin gerçekten sevip sevmediğini. Bu yüzden örneğin Kara Fatoş’u hiç sevmezdim, Hala’da sevmezdi. Neyse, işte bu nedenle, aralarında geçen her türlü sohbetin şahidi olurdum. Kimi zaman dedikoduları dinler, kimi zaman hiç kimsenin fark etmediği bakışları yakalardım. Kim kimi sever, kim kimi sevmez, kim kimin hakkında ne düşünür hepsinden iyi ben bilirdim. Elbette çocuk aklımla anlayamadığım ya da anlamlandıramadığım şeyler olurdu. Hatta kimi şeyleri ancak şimdi hatırladığımda anlayabiliyorum.
Müşterim olmadığı zamanlar, genellikle ya boş gişelerin önünde memurlarla sohbet eder ya da onlara yardım ederdim. Kimisi bana kıyamadığından yardım etmemi istemezdi ve ama ben yine de yardım ederdim. Kara Fatoş ve aynı zamanda şef olan Şükran abla gibiler ise yardım istese bile, kaçabiliyorsam kaçardım. Hala’ya hep yardım ederdim ama, o istese de istemese de. Ben hep ısrar eder ve onu ikna ederdim yardım etmeye. O genelde istemezdi ve zaten yardım etme tekliflerimi geri çevirirken, “işi ben hallederim, sen burada dur ama sohbet edelim” derdi.
Annesiyle yaşardı Hala ve babası ölmüştü yıllar önce. Hiç evlenmemişti ve hiç evlenmeyeceğini söylerdi bana. Neden evlenmeyeceğini hiç anlamazdım. Anneme ve babama bile sormuştum bunu ama ya onlar da gerçekten bilmiyorlardı ya da söylemek istemiyorlardı.
Şimdi hatırladıkça anlıyorum ki benimle dertleşirmiş. Evet evet, bunu şimdi çok daha iyi anlayabiliyorum, dertleşirdi benimle ve bu evlenmemiş, annesiyle yaşayan ve hiç evlenmeyecek bu kadının belki de tek dostu, o kasabada konuşabileceği tek insan bendim.
Böyle olması mıydı acaba ona duyduğum sevginin nedeni? Yani, benimle paylaştıkları ve paylaşırken ki samimiyeti, çaresiz, başka kimse olmadığı için benimle konuşmak zorunda olması?

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder