2. Bölüm
Yerel gazetecilik pek gelişmemiştir bizim ülkemizde. Yoktur demiyorum, gelişmemiştir. Küçük şehirlerde ve kasabalarda mutlaka, mahalli ya da yerel gazete bulabilirsiniz. Hala öyle mi bilmiyorum ama kartvizit, ilan, broşür, afiş falan basmak için kurulan matbaalar aynı zamanda günlük yerel gazete de çıkarırlardı eskiden. Gerçi içinde haberden çok reklam ya da resmi ilan bulunurdu ama yine de satılırdı bu gazeteler.
Şu Amerikan filmlerinde ki bisikletle gazete dağıtan çocukları hatırlar mısınız? İşte benimde öyle gazete dağıtmışlığım vardır. Bahsettiğim yerel gazetelerden birini dağıtıyordum. Baskı aşamasında matbaa işçiliği yaparken basıldıktan sonra da gazetenin dağıtıcılığını yapardım. Öyle, aynı filmlerdeki gibi, bisikletle dağıtırdım gazeteyi. Bisikletin arkasında, heybenin içinde olurdu gazeteler ve artık ezberlediğim adreslerdeki abonelere giderdim tek tek. Eğer böyle bir gazete dağıtımcısıysanız, kasabanın tüm önemli kişilerini tanıma ayrıcalığına sahipsiniz demektir.
Önemlidir yani gazete dağıtımcılığı fakat gazete sahibi olmak daha önemlidir. Büyük medya patronları kadar önemli değildirler ama onlar da o kasaba için önemli hissederler kendilerini. Bazıları hem gerçekten önemlidir hem de bulabileceğiniz en değerli insanlardır o küçücük kasabada. Aklıma Siirt’te yıllardır böyle bir yerel gazete çıkaran Cumhur Amca geldi. Şimdi her şeyi bırakıp onu bile anlatabilirimdim size ama yapmayacağım. Çünkü şimdi, belki onunla kıyaslanamaz bile ama Kenan Abi’den bahsetmem gerekiyor.
Üniversite sınavını kazanıp da başka bir şehre gidene kadar gördüğüm uzun saçlı erkek sayısı bir elin parmağını geçmemiştir. Yoktu çünkü ve olamazdı da. Eğer küçük bir taşra kasabasında yaşıyorduysanız uzun saçlı olmanız için Kenan olmanız gerekirdi.
İlçede ne olur ne biter her şeyi bilirdi Kenan Abi ve herkesi tanırdı. Belediye başkanı, kaymakam, mal müdürü, milli eğitim müdürü, A partisinin başkanı, milletvekili falan hep tanır ve severdi onu ve sürekli onlarla birlikteydi. Sevilen bir insan olduğunu tahmin ediyorum. Öyle olmalıydı zira hem hakkında hiç kötü bir şey duymazdım hem de uzun saçları vardı. Ne alakası mı var? Şöyle ki uzun saçları olan bir erkekseniz ve küçük bir kasaba da yaşıyorsanız ve üstelik kimse bu uzun saçınıza ne laf ediyor ne de yadırgıyorsa seviliyorsunuz demektir. Çocuktum ve öyle düşünüyordum.
Ama öyle nabza göre şerbet veren ya da yalaka biri de değildi. Olduğu gibiydi ve öyle sevilirdi. Ha belki sevilmesinin nedenlerinden biri de göbeğiydi. Evet, göbeği, bira göbeği… İyi içerdi, her akşam içerdi ve içki sofrasında muhtemelen kaymakam da olurdu belediye başkanı da kasabanın hatırı sayılır diğer zevatı da. İyi içiyorsanız, içki muhabbetiniz iyiyse seviliyorsunuz demektir. Çocuktum ve öyle düşünüyordum. Büyüdüm ve hala da öyle düşünüyorum.
Kitap da okuduğunu hatırlıyorum. Gazetedeki odasında kitaplar vardı ve bazen de okuduğunu görürdüm. Ulusal gazeteleri zaten, işi gereği okumak zorundaydı. Kitap okuyan çok az insan tanımıştım o güne kadar. Okuyanların hepsi de kadındı: annem, kütüphane müdiresi Keriman Hanım, aşk romanları okuyan komşumuz Nimet Abla, bir de Hala. Bu kadar, daha fazla değil. İlkokul öğretmenim bile okumazdı, gittiğimde hemen hiç kitap yoktu evinde. Kitap okuyan tanıdığım tek erkek Kenan Abiydi. Üstelik çok sık da şehir dışına giderdi. Çok gezen mi çok okuyan mı bilir tarzında bir lise münazarası yapıyor olsak, söz konusu olan Kenan Abi ise, çok okuyan da çok gezen de oydu. En çok O bilirdi demek ki. Çocuktum ve çok fazla insan tanımıyordum ve öyle olduğunu düşünüyordum.
Özel radyo furyasını hatırlar mısınız? Hani her ilde hatta her ilçe de art arda bir sürü yerel radyo ve televizyon kanalı açılmaya başlamıştı. İğrenç sesli ve bozuk diksiyonlu sunucuları, yankı efektli reklamları, istek programları, özentili haber bültenleri… Hatırlamadıysanız, kendinizi kötü hissetmenize gerek yok hatta şanslı hissedebilirsiniz.
Bizim kasabaya da iki tane yerel radyo kanalı açılmıştı. Yerel radyo açılınca da parası başkasından olsa da başına elbette Kenan Abi getirilmeliydi. Öyle de oldu. Çok değiştirmişti bu iş onu ama kötü anlamda değil. Çok neşeli bir adamdı ve radyo işini yapmaya başladıktan sonra daha da neşeli bir adam olmaya başlamıştı. Daha çok çalışıyor ama daha çok da neşe alıyordu. Radyo işi geç saatlere kadar çalışmasını gerektirdiğinden, daha az içebiliyordu belki. İyi ki öyleydi, iyi ki de içemiyordu. İçen adamları sevmiyordum o zamanlar ama bunun için iyi ki içemiyordu demiyorum. Onun içmesi beni rahatsız etmiyordu. İçtiği adamları sevmiyordum ve içmese de keyifli bir adamdı. Çocukken onun yakınında olmaktan bile çok keyif alıyordum.
Çok zaman sonra evini, karısını ve çocuğunu görme olanağım olmuştu. Ne garip, o zaman öyle dememiştim, yani garip olduğunu düşünmemiştim ama bu kadar zaman tanırdım ama evli olduğunu, hele çocuğu olduğunu bilmiyordum o ana kadar. İki katlı bir evin giriş katında oturuyordu ve evi çok küçüktü. Niye bilmem, daha farklı bir evi olması gerektiğini düşünürdüm. Hatta gazetesinin de radyonun da kendisinin olmadığını, sadece işleri onun yürüttüğünü evine gittiğim ilk gün öğrendiğimi hatırlıyorum şimdi. Öğrenmiş miydim yoksa öyle olduğunun farkına mı varmıştım söylemem çok zor.
Oturduğu evin üst katına çıkan merdivenin altından da Kenan Abilere giriliyordu. Merdivenler, evin önünde gölgelik gibi duruyor ve zaten küçük ve basık olan evi iyice karanlık hale getiriyordu. Merdivenin altı ve biraz daha geniş bir alan evin önünde bir tür avlu gibiydi. Evi yoldan ayıran duvar dibinde iki üç karışı geçmeyecek genişlikte bir toprak tabaka vardı. O toprağa da, şimdi tam olarak hatırlamıyorum ama sanırım soğan ve nane ekiliydi. Merdivenin altında tahta, derme çatma bir kapıdan tuvalete giriliyordu. Tuvaletin yanında küçük, eski hamamlardaki mozaik lavabolardan biri vardı. Evin demir kapısından girildiğinde, küçük bir koridora açılıyordu kapı. Koridor diyorum ama bunu kelime dağarcığım zayıflığına verin çünkü başka türlü bir şeydi ve ben onu anlatacak kelimeyi bilmiyorum. Geniş olmayan bir oda diye düşünün ve girdiğinizde sol tarafınızda perdeyle ayrılmış ve mutfak olarak kullanılan bir bölme sağ tarafınızda küçük bir oda vardı. Mutfak olarak ayrılan bölmenin diğer tarafında ise tahminen yatak odası olarak kullanılan bir başka odanın girişi vardı. Bundan ibaretti ev ve içinde çok az eşya vardı. Gerçi o zamanlarda genellikle evlerde çok fazla eşya bulunmazdı. Şimdi düşündüm de yoksul insanların evinde olmazdı ama zenginlerin evinde vardı. Bilmiyorum kafam karıştı ve tam olarak hatırlayamıyorum. Çocuktum işte, belki de bazı şeyleri ben kendi zihnimde yaratıyordum.
İnsan zihninde yarattığı şeylere inanmaya başlıyorsa, hayal kırıklığı ya da şaşkınlığı da daha büyük oluyor. Öyle olmuştu. Ev konusunda hayal kırıklığına uğramıştım ama bundan ibaret değildi. Karısında da hayal kırıklığına uğradım. Niye bilmiyorum ama öyle birini beklemiyordum. Kafamda canlandırdığım şu bizim postanede çalışan memurlardan biri gibiydi ama Kenan Abi’nin karısı öyle değildi. Ayağında ki şalvarı ya da başında ki eşarbı değil sadece. Zaten o zaman bile önemsemezdim böyle şeyleri ama konuşmasıyla, hayata bakışıyla, yaşama biçimiyle başka bir kadın olmalıydı karşımdaki kadın. Düşünsenize, belki de o kasabada en çok tanınan, en bilgili kişidir Kenan Abi ve karısı da öyle olmalıydı. Karşınızda filmlerdeki gibi olmasa da dizi filmlerde ki, mesela Perihan Abla’daki gibi biri olmasını bekliyorsunuz. Tabi ki çocuk olduğunuz için hayal kırıklığına uğruyordunuz.
Bu yüzden mi bilmiyorum ama benim yaşlarımdaki ve güzel mi güzel kızları Tuğba bile ilgimi çekmemişti. Çekerdi, çekmesi gerekirdi ama olmadı işte. Söz konusu olan Kenan Abi olmasa bile onunla bir şekilde ilişkili bir şeyse bir farklılık taşımasına yetiyordu. Bazen bir farklılık, bazen de bir bilinmezlik, bir rüya hali, öylesine bir akış. Öyle hissediyordum ve belki de çocuk olduğum için bazı şeyleri anlayamıyordum…
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder