16 Haziran 2008 Pazartesi

Büyülü Bez Bebek (Sayıklamalar)

Senin suçun yok aslında. Hatta bütün suç benim. Suç, benim, ben kendim bizzat bir suçum. Kimseye kızamıyorum, sana da… Bazen kırılsa da, çubuğu hep kendime bükmeyi öğrendim. Öğrenmedim, öyleydim zaten, hep kendimde bulurdum suçu, kendime kızardım hep. Hala da kendime kızıyorum. Kendim olamadığıma kızıyorum. Sencilim ben, bencil olamıyorum… Sen, bir vücut olarak değil ama, bir kişi, bir isim olarak değil, sen, o kadar…

Ne güzel yazmışsın, şair yazmış gerçi ve aktarmışsın ve ne iyi yapmışsın:

"Ey taş, yeryüzünün paslı yazıtı,
Kırık başlı sfenks gibi durursun şuracıkta,
Seyredersin kuşkulu kuşkulu, olanı biteni.
Sen anladın mı bari, o büyük sır ne?
Ey rahata ermiş kalp, sen anladın mı bari
Neden yalnız taş yüreklilerin keyfi yerinde?" *

En çok bunu merak ediyorum, hala bir şey ifade ediyor mu şarkılar senin için? Şiirler senin mi artık? Dinleyebiliyor musun onları? Ne hissediyorsun? Ya da o şiirler, şarkılar senin dilinde, senin içinde neler hissediyorlar? Yerini yadırgamış bir misafir diyemezsin, öyle değil. Çünkü misafirlik gönüllü değil. Varlık, bulunuş, olmak gönüllü değilse eğer misafirlik midir, esaret mi? Peki söküp aldığın yürek misafir mi, yoksa esir mi? Şarkılar ne hissediyorsa senin içinde, şiirler nasıl acı çekiyorsa dilinde, o yürek de aynı şeyi hissediyor.

Her yanım acıyor, hastalık gibi ama hastalık sen değilsin. Hastalığın nedenisin vücudumda bir mikrop gibi. Zayıf bir anımı bekleyen kanserli hücre gibi, sinsi… Şimdi neyi bekliyorsun merak ediyorum. Merak içindeyim, beklediğin şeyi bekleyemiyorum. Beni beklemediğini biliyorum, seni beklemediğimi bildiğimi biliyorum, seni biliyorum, beni biliyorsun, ben beni biliyorum.

Sıkıcı bir filmi sadece sonunu merak ettiğin için bekliyor gibisin. Farkında değilsin, film bitmiş, sen sinema salonunda uyuya kalmış bir seyircisin. Uyanamıyorsun ve uyanamadıkça yeni sonlar yaratıyor zihnin, düştesin. Bu yüzden anlam veremiyorsun olanlara ve çok az soruyorsun anlamını, düştesin. Ne olacağını kestiriyorsun ama yine de bazen beklediğinden farklı olabiliyor sonu, düştesin. Sonra yeni bir bitiş, yeni bir son, düştesin… Düşünde düşen bir insan, uyandığında ne kadar hissederse acıyı o kadarını hissediyorsun, hissettiğini zannediyorsun ama aslında sadece hatırlıyorsun, düşünü ve düşteki düşüşünü…

Ama benim içimdeki acı gerçek. Bez bebeklerle yapılan büyülere benzetiyorum bunu. Sen bir bez bebeksin ve acıyı hissedemezsin. Sana batan iğne bana ok, sana dokunan bıçak ben de hançerdir. Sen de ölüm, tamiri mümkün bir geçicilik, ben de kendimden geçiş… Sen büyü yapılan bir bez bebek, hedefi bugün ben yarın başkası…

Farkında olmadığın şeyi anlayabildin mi? Sen de parçalanıyorsun, sen de delik deşik oluyorsun, sen de kesiliyorsun. Tamir edilebilirsin belki, dikilebilir kopan parçaların bir süre ama o kadar, sadece bir süre. Sonra, sonrası yok işte, sonrasında sen yoksun… Haline baksana, korkma artık aynalardan, haline bak, dön yüzünü, hadi bir kez olsun bak ve gör: Paramparçasın, parçalanmışsın, üstün başın delik deşik ve yırtık. Bak, bakmak zorundasın, acıyı başkaları hissetse de üzeri çizilen sensin. Yazmanı istedim hep, sen üzerine yazdırıyorsun. Kurşun kalem seversin ama üzerine yazılanlar, dövme gibi derine işleniyor ve sen artık onları söküp atamayacaksın. Yazmanı isterdim hep, sen üzerini çizdiriyorsun. Yazmanı isterdim hep, sen benim üzerime yazıyorsun…


* Tevfik Fikret'in, Aşiyan'da bir kayaya yazıp kazıttığı şiir.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder