26 Haziran 2008 Perşembe

Neden Yapmadım ki? (Öykü 10)

O gün, olması gerekenin olmadığı için olduğum, olması gerekenler olsaydı olmayacağım gün. Tüm bu yaşadıklarımın sebebi bu. Mantığıma, aklıma bir kez daha yenik düşmem ve olmaması.

Ne çok pişmanlığını yaşıyorum o günün, her gün. Yolda yürürken, uyumak için yatağa girdiğimde, iş yerinde odama girdiğimde, evimin balkonunda sigara içerken… Yalnız kaldığım her an aklımda. Uyuklayarak kitap okur gibiyim. Okuyorum, bir kelimeye takılıp defalarca aynı kelimeyi okurken uyuya kalıyorum. Tekrar ayılıyorum ve tekrar bir kelimede uyuyakalmış oluyorum. Uyuklar gibi yaşıyorum ve hep aynı kelimeye takılıyorum: “Neden yapamadım ki?”

Kışlayı aydınlatan ışıklar vuruyor boş yatakların üzerine. Üst üste yığılmış elyaf yorganlar. Yastıkların üzerinde kahverengi, sarı lekeler var ama dışarıdan vuran ışık altında sadece yastık kılıfı deseni gibi görünüyorlar. Görmesem de ben biliyorum ama o lekeleri. Ben zaten görmeden biliyorum her şeyi… Bilmenin ne anlamı var ki lanet olası hayatta, bile bile yaşadıktan, bile bile yaşadıklarından bunca acı çektikten sonra.

Biliyorduysam, neden böyleyim ki şimdi ben. “Ooo çavuş, abi bir sigara versene, bir allahın kulu gelmedi şu koğuşa kaç saattir. Nöbeti bırakıp almaya da gidemedim. Bizim kespır dolanıyor sabahtan beri buralarda” Yeni aldığım paketi açıp verdim hemen, “al” diyebildim sadece. Bugün açtığım üçüncü paket bu. Nöbetçileri götürdükten sonra, bölük yazanesine gidip kendime çay demlemiştim. Masanın başına oturup düşünmek için yazdığım, sonra da katlayıp cebime koyduğum kağıtlara dokunuyorum Sezai’ye sigara verirken. Neden bilmem en çok bu çocuğu seviyorum aralarında ve bizim bölükte benden sigara istediğinden, bir tek ona seve seve uzatırım. Bu yüzden anlamış olmalı halimi ve “hayırdır hocam bir şey mi oldu? Tüfeği de bırakmamışsın silahlığa.” diye sordu bana.

“Yok bir şey abicim, şu yan koğuşun anahtarları sendeyse bana versene” diyorum biraz sertçe. Şaşırıyor ama üzerime gelmiyor. Yalnız kalmalıyım. Bu yüzden bir yerlere göndermeliyim Sezai’yi. “Abi senin koğuş nöbetini ben tutayım da sen git bize ikişer gözleme yaptır olur mu? Kespir’da gelmez bu saatte. Gelse de nöbetçi benim derim.” diyorum bu yüzden. Seviniyor ve verdiğim parayı alırken, “tüfeği de götüreyim mi hocam” diyor. Bir şey diyemem, o yüzden duymamazlıktan geliyorum yandaki boş koğuşun kapısını açmaya giderken.

Sezai gidiyor, gözlemede sıra vardır şimdi ve yarım saatten önce gelmez ve bana da yeter bu yarım saat. Tüfeğimi boş koğuşa bırakıp yattığımız koğuşa geçiyorum. Kenanlı’nın yatağında mıydı bunlar? Çarşafı çekiştirip elimle yokluyorum yatağın yırtık yerini. Evet, bu yatak. Üç parmağımı sokuyorum delikten içeri ve parmağıma değen soğukluğu hissediyorum. Çıkarıp alıyorum ve ışıkları söndürüp kapıyı kilitleyip yan koğuşa geçiyorum. Boş koğuşa geçince arkadan kilitliyorum kapıyı. Şimdi koğuştayım. Işıkları yakmama gerek yok. Kışla aydınlatması yetiyor bana. İçerde esrar, sigara, sperm, küf kokuları var. Esrarın kokusu hepsini bastırıyor. Kapıyı da bu yüzden kilitledim zaten. Burasını sahracılar da esrar içmek için kullanıyorlar ve şimdi gelmeleri isteyeceğim en son şey.

En köşedeki ranzayla dolaplar arasında yere atılmış çarşaflar ve yorganlar var. Üzerine oturuyorum. Bayrak direğinin spotu tam da bu noktayı aydınlatıyor ve koğuşun en aydınlık yeri burası. Bir karar vermiş olmak her durumda rahatlatıyor insanı. Yaklaşık yarım saattir oldukça sakinim bu yüzden. Bir sigara yakıyorum. Bulaşık eldivenlerinden biri kesilerek paket lastiği yapılmış ve HK mermileri birbirine bağlanmış. Altı tane var. Acaba Kenanlı neden saklamış bunları. Benim yerini bildiğimden haberi yok. Tesadüfen rastlamıştım bunlara zaten, telefonumu saklayacak yer arıyordum ve yataktaki deliği öyle gördüm ve elimi deliğin içine soktuğumda, bugün hissettim soğukluğu hissettim. Ne yapmam gerektiğine karar verememiş ve geri yerine koymuştum mermileri.

Şarjörü çıkarıyorum ve mermileri yerleştirmeye başlıyorum. Daha önce yapmamıştım ama zor değilmiş yerleştirmek. Zorlanmıyorum. Hepsini yerleştirdim. Yerine takıyorum şarjörü. Tüfeği bacağımın arasına yerleştiriyorum ve kırma kolunu çekip bırakarak mermiyi sürüyorum. Namluyu çenemin altına yerleştiriyorum özenle. Kabzayı dayadığım yerin altına ayağımla çarşaf çekiyorum kaymasın diye. Yeni bir sigara daha yakıyorum. Lanet olası o yeni sigara. Onu yakana kadar hiçbir tereddüdüm yoktu. Aslında yaktığım anda da yok ama sigara içerken olacak.

Elime telefonu alıyorum. Onu arayacaktım bir an. Çok zavallıca olacağını düşünüyorum bunun ve gururuma yediremeyip vazgeçiyorum. Hatta kapatmalıyım telefonu. Öyle yapıyorum ve kapatıyorum. Sigara olan elim tetiğin çevresinden dolanıyor. Bir an parmağımın dokunması yetecek her şeye. Ne garip hiç korkmuyorum o ana kadar. Hiç düşünmüyorum ne olacağını. Ne çok düşünürdüm oysa. Üçüncü sigarayı da yakıyorum.

“Neden yapamadım ki?” Annemlerinin evinin balkonundayım bunu söylerken. Sigara içiyorum ve her sigara içişimde bu soruyu soruyorum kendime. Neden yapamadım ki? Aslında doğru soru bu değil. Yapamadım değil, yapmadım. O anda aklımdan geçenleri, tetiği ezen parmağımla beynim arasındaki ilişkiyi yazamıyorum. Bunu yazmam, yüzlerce sayfa tutacak bir şeyi anlatmam demek. Bir anlamı var mı? Var belki ama şimdi sadece pişmanlığımı düşünüyorum. Kızıyorum kendime, bir anlık bir karardı ve saniyelik bir müdahale. Ölüm vakti gelmişse ölmek gerekiyormuş. Arafta kalmak çok kötü. Ne farkım var ki bir ölüden, üstelik de içemiyorum.

Çok korkuyorum yaşamaktan artık ve uzunca bir süredir uzatma dakikalarını oynuyorum. Belki de ben bir ölüyüm ama mezara konmadığım için ortalık yerde çürümeye mahkûm edildim ve kokuşmam bekleniyor. Bekliyorum, ya bir kez daha deneyeceğim ya da… Bilmiyorum, lanet olsun ki bilmiyorum! Sadece bir şeyi biliyorum ki “hayat bitmiştir artık…

1 yorum: