9 Haziran 2008 Pazartesi

Hastane Kokusu... (Öykü - 8/1)

1. Bölüm


İlk okuduğum romandı, okuduğum anı bile hatırlıyorum. O kokuyu hissetmiştim, hastane kokusunu, kokluyor gibiydim. Bugünlerde aklıma hep o koku geliyor, hastane koridorlarında hep o kokuyu arıyorum.

Birkaç gündür işe bile gidemiyorum. İki haftadır böyle sürüp gidiyor bu, kimi zaman öğlene kadar yokum, kiminde öğleden sonra… Bereket, patronum anlayışlı davranıyor bana, başka şansı da yok gerçi, öyle davranmak zorunda ama yine de hakkını yemeyeyim, anlayışlı adamdır zaten. Ona o kadar çok para kazandırıyorum ki benden vazgeçemez. Bilirsiniz işte, kimse “bulunmaz Bursa kumaşı” değil sonuçta ama yeni eleman alacak, ona güvenecek, işi öğretecek, o adam işi kotaracak… Zor yani. Yeni bir adam bulmak kolay da kurulu düzeni bozmak ve yeniden kurmak zor geliyor ona.

Kendisi doktordur aynı zamanda. Uzun süredir doktorluk yapmıyor olduğundan bulduğu ilk fırsatta doktorluğunu göstermeye çalışır hemen. Her konuda böyledir, herkes gibi, “şundan da anlarım, bundan da anlarım” demeye bayılır. Ben de ilk olarak ona danışmıştım, “Mete bey, göğsümün sol tarafında bir ağrı oluşmaya başladı bugünlerde, sık sıkta öksürük nöbetleri geçiriyorum” diye başlayıp bütün rahatsızlıklarımı anlatıp fikrini almak istemiştim. Başta önemsemedi, “sıkıntıdandır ve psikolojik olabilir, üstelik sigara da içiyorsun” deyip geçiştirdi. Ama ihtiyatı elden bırakmayı hiç istemez ve bu defada öyle yaptı. Birkaç tanıdığını arayıp, hep bir yerlerde tanıdığı vardır zaten, bana bir hastaneden randevu aldı.

İyi ki de öyle oldu demiştim, devlet hastanesinin kapısından girip o kitaptaki kokuyu ararken. İnsanların kuyruklarda bekleyişlerini, yerlere oturduklarını ve yüzlerindeki çaresizliği gördüğümde, ne yalan söyleyeyim şanslı ve ayrıcalıklı hissetmiştim kendimi. Hep öyle değil midir? Severiz yani böyle hissetmeyi, insanların çaresizliğini gördüğümüzde içimizdeki ezilme hissini bastırıp hatta bazen onlara acıyan gözlerle bakıp kendimizi şanslı hissederiz ve yolumuza devam ederiz.

Ben de öyle yaptım, yürümeye devam ettim ama hala o kokuyu duyamıyorum. Başka kokular var ama bu benim aradığım, kitapta tasvir edilen hastane kokusu değil. Burada, deterjan, nem, parfüm, ter gibi bir sürü koku var ama o koku değil yinede. Kapıdan girip bir süre nereye gideceğimi bilmeden beklerken, sol taraftaki koridordan gelen bir görevli görüyorum. Elinde paspas ve su kovalarının olduğu bir araba var. Kırmızı bir üniforma giymiş ve üniformanın üzerinde garip bir arma ile bilmem ne temizlik A. Ş yazan bir yazı var. Bir katile bakar gibi bakıyorum adama, o kokuyu öldüren bir katil sanki. Hâlbuki ne suçu var adamın değil mi? Muhtemelen o taşeron firmanın, asgari ücretle ve ağır koşullarda çalışan bir işçisi. O zaman katil şu taşeron firmanın patronu. Öyle olduğu kesin, biliyorum yani öyle adamları, arada işim dolayısıyla kimi zaman yüz yüze bile geliyorum. İhalelerde bir sürü dalavere, rüşvetle hastanelerin temizlik işlerini alır ve şu zavallı adam gibi insanların sırtından milyarlar kazanırlar. Bu aralar çoğu da çember sakal bırakıyor zaten bu dolandırıcıların. İhaleleri almak böyle daha kolay, bilirsiniz işte.

Kokumun katilini bulup yargılamayı bitirdikten sonra cezasını kesemesem de artık kokuya takılmayı bırakıp duvardaki tabeladan gideceğim doktorun bölümünü buluyorum, ikinci kat, sağdaki koridor. Şimdi oradayım, önünde bekleyen insanlar var ama ben kapıyı çalıp doktora patronumun selamını söyleyerek giriyorum. Tamam, itiraf ediyorum, “Doktor Müge hanım sizsiniz değil mi? Şey, ben Mete Bey aracılığıyla geldim, sizi aramıştı dün.” derken sesimin tizleşmesinin nedeni, kibarlık budalalığım değil. Öyle de değilimdir zaten ama karşımda çok güzel bir kadın var. Muhtemelen otuz beş yaşında ama en fazla otuz gösteriyor. Kötü bir başlangıç oldu bu. Sadece sesim değil üstelik. Dışarıda, muhtemel sıra bekleyen insanlar bana nefretle bakıyorlar. Bu da ezmiş olabilir beni, sesimin tizleşmesinin nedeni bu eziklik de olabilir. Ya da nedenlerden biri.

“Siz hemşire hanımın yanında oturun, ben birazdan sizi çağıracağım” diyor. Bana karşı son derece saygılı. Patron aradığında, “en iyi elemanımdır” demişti, bundan diyeceğim ama kadına ne en iyi elaman olmamdan. Onun için önemli olan bizim patronun hatırı olsa gerek. Nasıl bir hatır acaba bu? Benim fesatlığım olabilir. Gerçi patron yere bakan yürek yakandır ama gene de emin olamıyorum. Okuldan arkadaşı falandır. Bak bu olabilir. Olamaz, aralarında en az beş yaş var gibi. Ne biliyorum ki kadının yaşını?

Düşünmekten vazgeçiyorum, neyse ne işte. Kadın beni çağırıyor, konuşuyoruz, bilindik sorular, bilindik şeyler işte: “Nedir tam olarak şikâyetiniz? Ne zamandır var? Bazı tetkikler yapmak lazım” böyle şeyler. Ama şimdi beni muayene etmek için hemşireden tansiyonumu ve nabzımı ölçmesini istiyor. Stetoskopla da dinleyecek mi acaba? Kadının bana dokunacağını düşünüyorum. O kutsal bir görev yapıyor belki ama ben böyle güzel bir kadının dokunmasından yine de mutlu olacağım. Oluyorum da zaten.

Doktorla işim bitiyor, bu tetkikler tamamlanınca sıra almadan istediğim zaman gelebileceğimi söylüyor ve ben çıkıyorum. İşte o günden beri de bu koşuşturmaca içindeyim. Röntgen, tomografi, kan tahlili gibi bir sürü iş için her gün hastaneye ya da özel sağlık merkezlerine gidiyorum. Parasını şirket ödüyor tabi. Rahatım bu yüzden. Ödemese ben hepsini hastanede yaptırırdım. Param olmadığından ya da cimriliğimden değil de önemsemediğimden. Randevular, işlemler, sonuçların çıkması vs derken, araya hafta sonu da girince bir haftamı aldı bu işlemler.

Doktora gittim yeniden sonunda. Giderken içimde bir kıpırtı var. Doktoru göreceğim için mi? Olabilir ama üzerinde çok durmuyorum. Aslında Mete Bey, sonuçları alınca bir bana getir bakayım demişti ama doktoru görme isteğim ağır basmış demek ve alır almaz gidiyorum doktorun yanına. Hatırlıyor beni doktor ve yine aynı şekilde saygılı davranıyor bana ve “Oturun lütfen” diyor ve elimdeki sonuçları alıyor bir yandan. Yüzündeki ifade değişiveriyor birden.

Çok güzel bir kadın demiştim ya, her ifade yakışıyor yüzüne. Uzun bir yüzü var. Gözleri hafif çekik ama dikkat çekici ölçüde iri ve bakarken parlıyor. Konuşurken gözlerinizin içine baktığı için hep etkileniyorsunuz. Bu yüzden mi etkilendim? Bilmiyorum ama dudaklarının ve belirgin elmacık kemiklerinin etkileyici olduğunu biliyorum. Şu Hollywood yıldızlarının dudakları halt etmiş onunkilerin yanında. Uzun, düz ve simsiyah saçları var. Korkutur beni böyle simsiyah saçları olan kadınlar ama bu kadından korkmuyorum. Boya olabileceğini düşünmüştüm ilk gün ama şu anda öyle gelmiyor. Penceren süzülen akşam güneşi ile parlayışından böyle bir sonuç çıkarıyorum. Kendinden emin bir duruşu var ama gözleri çok yorgun. Yoğunluktan belki.

O yorgun gözler benim test sonuçlarıma bakıyor ve şimdi o yorgunluğa alışılmış bir çaresizlik ekleniyor. Bunu o an fark etmemiştim, sonradan düşününce anlayacağım böyle olduğunu. Konuşmaya başlıyor ama ben ilk bir ya da iki cümleyi kaçırdım sanırım. Sesinin ciddi olduğunu fark edip dinlemeye başlıyorum. Gözleri gibi sesinde de dinlenmek istemiştim ben ama sesi dinlendirici değil. “Tam olarak anlamak için daha ileri tetkikler yapmamız gerek ama buradan göründüğü kadarıyla tümör henüz çok küçük.” diyor ve yapmam gerekenleri anlatmaya başlıyor. Sonra da bir doktorun söyleyebileceği tipik uymam gereken şeyleri de ekliyor. Sesi çok mahcup. Hep mi böyle acaba, yoksa benim patronun hatırına mı böyle konuşuyor. O niye mahcup ki onun ne suçu var. Ama bu mahcubiyet bile yakışıyor yüzüne. Âşık falan olmadım, olmam da. Etkilenme ya da bir tür beğeni; ama o kadar.

Doktorun konuşması bitiyor. Konsültasyon isteyecekmiş ama “önce Mete’yle konuşmam” gerek dedi. Niye olduğunu bile düşünmedim. Bana sonucu ve yapmam gerekenleri Mete Bey söyleyecekmiş. “Olur” deyip teşekkür ederek çıktım. Artık sesim öyle tiz çıkmıyor. Odasından çıkarken, hemşireye kolay gelsin diledim. Gülerek karşılık verdi bana. Herkese mi böyle yoksa o da doktorun benimle ilgisi ve yakınlığı üzerinden mi sıcak davrandı?

Neyse ne işte! Çıkıyorum odadan ve kokuyu arıyorum yeniden, hastane kokusunu, sadece deterjan kokuyor, bir de yanımdan geçen takım elbiseli adamın parfümü…


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder