Yıllar önce ilk dinlediğimde çok şaşırıp çok güldüğüm Barış Manço’nun bir şarkısı vardı. Adı nedir hala bilmem ve google’da bakıp size biliyormuş gibi davranmak istemem ama sözleri yaklaşık olarak şöyleydi: “bugün kendimi hıyar gibi hissediyorum, hani dilim dilim doğrayıp denize atsan cacık olurum diyorum”. Sözdeki yanlışlıkları bana övgülerinizi dostlarınıza söylemeniz dileğiyle geçiyorum.
Sonra doksanlı yılların başında, birçoğunuzun bildiğini tahmin ettiğim Grup Vitamin bu sözlerde şöyle ufak bir değişiklik yapmıştı: “Bugün kendimi hıyar gibi hissediyorum. Hıyar dedim de aklıma geldi, yeni sevgilinle aran nasıl?” Hala gülerim ama sadece bu kısmı için. İnsan bazı şeylere artık gülemiyor zira. Büyüdüğümüz için mi? Kesinlikle değil ama olgunlaştığımız için diyebilirim. Olgunlaştığımız için evet ve bilen bilir bu olgunlaşma mevzusu benim için özel bir öneme haizdir. Aynı önemde bulduğum bir başka şeyde kendine güvendir. Olmak zorundadır yani, ikisi bir arada olmalıdır. Olmazsa olmazdır…
Popüler ya da bir dönem popüler olmuş örneklerden yola çıkmışken Matrix serisinin ilk filminde geçen “cehalet mutluluktur” sözünden de bahsedersem ne demek istediğimi sanırım özetleyebilirim. Basit, popüler ama bence çok hoş. Hoş olmayan tarafı, sözün kendisi değil, gerçekten de öyle olması, yani cehaletin mutluluk ya da tam tersinin mutsuzluk olması… Bunu söylerken, yanlış anlaşılmasın, bilmek gülmenin ve mutlu olmanın önünde engeldir demiyorum, değil. Ama verili durum böyle, yani bazı şeylere gülmek için cahil olmak gerekiyor. Ama bu da bir tür elitizm değil.
Daha önce bir yazıda da bahsetmiştim, gülmek ve güldürmece bazen, aşağılama ve kendine yabancılaştırma ile karıştırılıyor. İçinde en ufak bir zeka pırıltısı bile bulunmayan, gündelik ve gayet insani şeylere kahkahalarla gülünebiliyor. Olamaz mı? Yani gündelik insan halleri, yani insan gündelik hayatında komik hallere düşmesi gülünecek durumlar yaratamaz mı? Bunlara gülmemek mi gerekir? Elbette böyle değil ama birincisi bunun insanı aşağılamaması, ikincisi ilerletici olması gerekiyor. Yani insan durup içinde bulunduğu durumu, yaptığını sorgulamalı ve bu sorgulama ilerletici olmalı, örseleyici değil…
Böyle durumlarda aklıma bir yerlerde ahlak ile ilgili okuduğum bir şey geliyor. Orada ahlakın, bir türün ilerlemesi ve gelişmesi ile ilişkili olarak tanımlanabileceğinden bahsediliyordu. Yani bir şeyin ahlakiliğini belirleyen şey, türün, topluluğun gelişimidir denmekteydi. Gülme meselesinde de kastettiğim tam olarak bu. Gülmece ahlaki olmalı, yani ilerletmelidir. Ayrıca çok açık söyleyeyim, bazılarının “aptal” olmaya hakkı vardır. Hani insanların fiziksel özellikleri ile dalga geçmemek gerekir denir ya, işte bana göre de zeka düzeyi de dalga geçilmemesi gereken bir özelliktir.
Yargılanması gereken, düşüncesizliktir, olan aklı kullanmamaktır, yapılanın ahlaki olmamasıdır… Ahlaki olanın ne olduğu ise ayrı ve uzun bir tartışma konusudur ve bunu burada tartışma şansım bulunmamakla beraber kaçamak olarak, insanlığın evrensel değerlerinden bahsedip çekilebilirim.
Çekildim, gülmece çekildi hem de olabilecek en geri noktaya kadar çekildi. Bütün bunları neden yazdığımı, nasıl buraya geldiğimi ben bile düşünüyorum. Birincisi, kişisel şeyler yazmama kuralımı bir kez daha çiğneyerek söyleyebilirim ki kendimi gerçekten de hıyar gibi hissediyorum. İkincisi, Aziz Nesin’i çok özledim. Yine de ne alaka diyeceksiniz biliyorum ama ben başta söyledim, alakaları kurmak için biraz uğraşmanız gerekecek, zira “bugün kendimi hıyar gibi hissediyorum…”
Bugün, yaşadığım kentin birçok yerinde tarikatın birine ait bir “konferans” davetiyesi dağıtılıyordu. Ortalıkta art arda ve farklı yerlerde, beyaz şalvarlı, sarıklı ve sakallı adamlara rastladım. Üstelik bu adamları gördüğümde kitap almak için kitapçı arıyordum ve bir buçuk milyonluk bu şehirde doğru düzgün tek bir kitapçı olduğunu ve onda da hemen pek çok kitabın bulunmadığını öğrendim. Eskiden böyle tipler gördüğümüzde güler geçerdik ama artık gülemeden geçiyorum ve ortalık bu tiplerden geçilmiyor. Demek ki aynı iki şeye bir zaman gülerken başka zaman gülünemiyormuş.
Bu sarıklı ve şeyh kılıklı adamlardan birini gördüğüm yerin tam karşısında bir kitapçı vardı ve yıllar önce dinlediğim bir anı geldi aklıma. Bu kitapçı, örümcek ağları her yanı sarmadan önce fettullahçı denilen tarikatın bu kentteki ender mekânlarından biriydi. Bir tanıdığımın, o zamanlar sekizinci sınıf olan yeğeni, bu kitap evine ara ara gider, olmadığını bile bile Aziz Nesin kitapları sorarmış ve kitapevi sahiplerinin sinirli bakışlarını ve “yok” deyişlerini seyrederek eğlenirmiş. Üstelik o kızcağız bunu tamamen kendi inisiyatifiyle ve ailesinden habersiz yapıyormuş.
O an, şimdi ve defalarca, çok özlüyorum Aziz Nesin’i ve bu ülkenin O’nun gibi ustalara çok ihtiyacı var.
e akıp giden yazılara yorum yazmaca zor bence...
YanıtlaSilgelin gorin ki , hayranlığımı belirtmek ve benim de Aziz NESİN ve Barış MANÇO'yu özlediğimi haykırmak istedim hepsi bu...
sevgiler
Pınar