Nasıl diyordu yazar? Hatırlayamıyorum, hatırlamak istiyorum ama tam olarak hatırlamam zaten mümkün değil. Bir sürü ben var diyordu. Evet, evet. Özetle ve tam olarak böyle söyleyebilirim. Çok bilindik geliyor, çok sıradan ama özel şeyler aramak öyle bir saplantı haline gelmiş ki basit olanın güzel olabileceğini unutuyorum.
Tıpkı güzel olanın içinde basit olabileceğini, basitleşecebileceğini unutmak gibi, tıpkı hayranlık gibi. Çok kolay hayran oluyor insanlar, gözlerini kör ediyor. Tavşana benzetiyorum onları, gözlerine ışık tutulunca donup kalmış tavşanlara. Akıl karı değil oysa. Tavşan olmayı kastetmiyorum, o güzel, tavşan olmak, hoplayıp zıplamak, koşmak, özgürce bir sürü deliğe girip çıkmak, sınırsız çiftleşmek ve sınırsız doğurmak. Güzel yani, tavşan olmayı bile isteyebilirdim. Sadece, gözüne ışık tutulmuş bir tavşan olmak istemezdim, o kadar.
Bu kadar mı? Bu kadar basit mi? Öyle, basit yani ama basit olduğunu anlamak zor. Bayağı olduğunu anlamak kadar zor hem de… Anlamıyor insanlar, anlaşılmıyor, anlaşılmıyorum. Çok basit oysa, uğraşmaya bile gerek yok, bakmak yeter. Yeter ama o bile az bir şey mi? Bakmak, bakmaya çalışmak, gözlerini dikmek ve sonrasında görmek. Bir görme kılavuzuna sahip olmak gerek ama, ben öyle düşünüyorum.
Bir sürü ben var! Doğru mu? Peki ben kimim? Bir sürü ben işte, bir sürü “ben”im. Şu yazdıklarım nedir? Niye yazıyorum ki zaten? Kendimi mi? “İnsan kendini yalnızca insanda tanır” diyormuş Goethe, derginin kapağında öyle yazıyor. Öyle mi? Demek ben kendimi tanımaya çalışıyorum. Kendimi mi yazıyorum? Hayır ya da evet, hem evet hem hayır… Bu musun derseniz? Diyecek misiniz? Dediyseniz söyleyeyim bu değilim, bundan ibaret hiç değilim.
Ne mutlu bana, karmaşık bir insan gibi sundum kendimi size, anlaşılmaz, karmaşık ve kendine özgü. “Yalnız değiliz, bir tekiz.” Böyle diyor yazar, bu kez hatırlıyorum cümleyi, hem de çok iyi… Ey bu satırları okuyan insanlar, bakın, gizemli ve anlaşılmaz, içinde derin cevherler taşıyan bir insan var karşınızda. Öyle miyim? Öyle mi göstermeye çalışıyorum. Öyle değil, olmamak zorunda. Hatta açıkça yazabilirim basit bir insanım benim, çok sıradan, bilindik, hepiniz gibi…
Bir sürü ben var içimde, hepiniz gibi, o bir sürü ben, çok sıradan çok basit ve fazlasıyla alışılmış, öylesine, öyle biri… Ama ben, ben olmayan, bir toplamı bunların, bu benlerin toplamı, işte beni “bir tek” kılan şey, tıpkı sizin gibi… Toplamanın terimleri farklı sadece, ama tüm terimler rakamlardan oluşuyor. Terim sayısı farklı belki ama terimler, olası terimler hep aynı, aynıyız…
“Hayatta sevmedim matematiği ve matematiğim hep kötü oldu benim.” Ne çok duyuyorum bunu, ne çok söylüyor insanlar. Bu yüzden mi bilmiyorum, çocuklara hep matematiği sevdirmeye çalışıyorum önce. Denklem çözmeyi öğretmeden, bu denklemi çözmeye çalışıyorum, düğüm burada… Bazıları yine de yapamayacak biliyorum, sevsinler yeter diyorum. Yetiyor mu?
Yetmiyor, yetmeyecek. İnsan bir şeyi neden sevdiğini ya da neden sevmesi gerektiğini düşünmeye başladığı andan itibaren, sonun başlangıcına geliyor. Sevginin sonu demek bu! “Neden seviyorum?” Çok tehlikeli bir soru bu, bir tür büyü bozumu, bozulma… Neden söylüyorum ki bunu? Ne alakası var şimdi matematiğin, sevmenin? Çok alakası var ama dolaylı olarak… “Ben”leri toplamak için, eğer anlamak istiyorsanız, matematik bilmeniz gerekmiyor ama düşünmek şart… Bu işin matematiği bu, düşünmek, anlamaya çalışmak ve sonrada değiştirmek, değiştirirken düşünmek, düşünürken değiştirmek.
Ben en iyi konuşurken düşünüyorum, değişiyorum, canlı bir süreç. “Kervan yolda dizilir.” Tam olarak bu, ilerlemek gerek, ilerlemeden hiçbir şeyi çözemiyorum, çözülmüyor. “Hayır, ben çözüp öyle ilerleyeceğim.” Hiç zannetmiyorum, öyle olmayacak… Olmaz! Bu yüzden, “ben”leri anlamanın en iyi yolu, konuşmak ama konuşulanları “ben” zannetmeden. Konuşmak, sadece kelimelerle konuşulacağını zannediyorum hep, öyle öğrenmişim, öyle zannediyorum, zannediyoruz…
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder