Düşük bir bütçeyle ve zor koşullarda çekilen bu filmi izlemiş olanlar bugünlerde neden aklıma çok sık bu filmin gelmiş olduğunu anlamışlardır diye tahmin ediyorum. İzlemeyenler ve dolayısıyla tahmin edemeyecekler için filmden kısaca bahsedip aklıma neden geldiğini yazayım.

Tüm film, bir gün hatta belki de birkaç saat içerisinde, İstiklal Caddesi ve neredeyse bu caddeyle özdeşleşmiş tramvayın içinde geçiyor. Babasından şiddet gören bir gencin arkadaşıyla birlikte bindikleri tramvaydaki yolcuları rehin almasıyla gelişen olayları anlatıyor film. Bu arada filmden bahsedilen bir yazıda ancak bu kadar klişe bir ifade kullanılabilirdi ve ben de öyle yaptım biliyorum ama bilen biliyor, filmleri anlatmayı sevmiyorum. Sevmesem de devam ediyorum ve yine kolayına kaçarak başka yerlerde yapılan değerlendirmelerden de faydalanarak, filmde ülkemizden farklı insan tiplerinin bir tramvaya doldurulduğu söylenebilir. Hayat bir tiyatro sahnesidir diyen mühim insana da atfen tramvay bir tiyatro sahnesi gibiydi diye de eklenebilir. Kiralık katilinden, mankenine, solcu aydınından türbanlısına, sanatçısından gayrımüslimine her türlü kesimi sembolize edebilecek birileri vardı tramvayın içinde.
Beceremediğim film anlatma faslını geçip ama mutlaka izlemenizi önererek gelmek istediğim yere geleceğim. Olayın geçtiği gün aynı zamanda bir milli maç var ve filmde milli maçların, futbolun toplumda yarattığı etki ile tramvay içerisinde yaşananlar arasında kurulan ilişki ve bu ilişkinin anlatımı çok etkilemişti beni. Her maç sonrası dışarıdan gelen korna sesleri ve insanların bağırışları bana bu filmi ve özellikle son sahnelerini hatırlatıyor. Film müziklerini sever misiniz bilmem ama ben çok severim. Film müzikleri dinlemenin en güzel yanı bence, dinlerken filmin karelerinin gözünüzün önünde yeniden canlanmasıdır. Dolayısıyla galibiyetle sonuçlanan milli maçların ardından sokaklardan yankılanan sesler ben de böyle bir film müziği etkisi yaratıyor ve aklıma hemen tramvay filminden sahneler geliyor.
Hayatında bir kez futbol maçı izleme gitmiş, bir kez halı sahada top oynamış, yılda bir iki kez televizyonda maç izleyen, hayatında hemen hiç gazetelerin spor sayfasını okumamış biri olarak bu konularda bir şeyler yazmak konusunda tereddüt ettim açıkçası ama bu demek değildir ki anlamam bu işlerden. Bir berber muhabbetinin ötesinde söyleyecek sözlerim vardır ama benim ki daha çok bir tercih. Bu tercih geçenlerde Oral Çalışlar’ın köşe yazısında aktardığı bir anekdotla aklıma geldi. Aziz Nesin’le arabayla yaptıkları bir seyahatte, Oral Çalışlar radyodan maç dinlemek isteyince Aziz Amca, kızmış ve futbolun halk üzerindeki etkilerinden bahsetmiş. Ben de Aziz amca gibi düşünüyorum ve futboldan uzak durmamda bu tercihim de belirleyici oluyor.
Futbolun toplumun tüm kesimlerini kucaklamasından ve bunca seveninin olmasından hareketle sevilmese bile uzak durulamayacağını söyleyen yaklaşımlara hep uzak durmuşumdur. Futbolun hem seyirlik hem de spor yapmak adına güzel olduğunu veya olabileceğini asla reddetmiyorum. Öyledir, futbol oynamak keyiflidir, iyi bir maçı, hele de stadyumda izliyorsanız tadına doyum olmayabilir ama biliyorsunuz ki burada kalmıyor. Çağımızdaki pek çok şey ile aynı kaderi paylaşıyor ve kendi bağlamından kopuyor, kopartılıyor.
Diğer yandan milli takımın son dakika golleriyle kazandığı galibiyetler için söylenen iman gücüyle kazandık falan gibi değerlendirmelere gülüp geçemiyorum. Gericiliğin, sadece kılık kıyafet ya da bir özgürlük sorunu olmayıp insan aklına karşı yapılan bir saldırı olduğunu Sivas Katliamının yıldönümü yaklaşırken bir kez daha hatırlatmak istiyorum.

Not: Resimler internetten alınmıştır.
Güzel.
YanıtlaSilÖyküler, yorumlar, denemeler hepsi güzel ve okuduğum süre boyunca zamanımı boşa harcamadığımı düşündürdü bana. İnsanda bir çırpıda hepsini okuma isteği uyandırıyor.
Ama ben en çok neyi sevdim biliyor musunuz? Türkçe'yi her yönüyle doğru kullanabiliyor oluşunuzu. Buna o kadar ender rastlıyorum ki blog dünyasında. Belki doğru belki yanlış ama bir blogu takip etmemin ilk ölçütü kesinlikle bu oluyor; doğru imlâ!
Bu yazıya yorum bırakmamın özel bir nedeni yoktu ama yine de ekleyeyim; filmi izlemedim ama yazınız bana izlemem gerektiğini düşündürdü. Son paragrafaysa şapka çıkarırım.
Sevgiler...