11 Haziran 2008 Çarşamba

"Oğlu vefat etmiş..." (Öykü - 8 / 3)

3. Bölüm

Burası kesinlikle ülkenin en güzel üniversite yerleşkesi diye düşünmüştüm içine ilk girdiğimde. Hastanesine, çocukken, defalarca gelmiş olmama rağmen, diğer bölümlerinin bulunduğu kısma ancak üniversiteden mezun olduğum yıl, o da tesadüfen gelmiştim.

Otobüsten indiğimde hastane bahçesine girmeden önce durdum bir süre ve çevreme bakındım. Otobüs hareket ettiğinde, ilk olarak arkamda, yolun diğer tarafında, çimlerin üzerinde oturan, yatan insanlar dikkatimi çekti. Hala değişmemiş, kartonların üzerinde, evlerinden gelirken getirdikleri battaniyeleri örterek, kim bilir kaç geceyi burada geçirmiş insanlar var ve birazdan hastane bahçesinde de göreceğim böyle insanları. Kimisi yemek yiyor olacak. Yemek dediysem, domates, salatalık, peynir, zeytin falan gibi şeyler kastediyorum. Kimisi simit bile alamaz. Arada çocuklarına farklı bir şey yedirmek isteyen fedakâr babalar alır simidi. Simidin neresi mi değişik? Eskiden, çok değil on, on beş yıl önce insanlar yufka ekmeğin arasına, somun ekmeği katıp yerlermiş. Bazı babalar meyve suyu da almış olabilir çocuklarına. Hep hemencecik biten ve “bir gün param olacak ve kana kana içeceğim bu meyve sularını” denilen küçük kutulardaki meyve suları bunlar. Kutusu, şişirilip patlatılan meyve suları…

Giriyorum bahçeden içeri ve gerçekten orada daha çok karşılaşıyorum böyle insanlarla. Görevliler dışarı çıkarmıyor bu insanları, ama doktorların ve görevlilerin arabalarının bulunduğu otoparka yaklaşmalarına izin vermiyorlar anlaşılan. Orada sanki doğal bir sınır var gibi ve insanlar sınır boyunca dizilmişler… Zihnimdeki anılarım, otobüsteki kaldığı yerden devam ediyor ve ben sanki gitmek istemiyormuş gibi ağır adımlarla yürüyorum. Ağır akan ve ne zaman bir hareket olacak diye beklenen bir filmi izler gibiyim. Hastane girişine geldiğimde koku katillerinin köleleriyle karşılaşıyorum burada da. Bu defaki köleler mavi üniforma giymişler ve üzerlerindeki arma da şirketin adı da farklı ama belki de tek fark bu ve sadece bir iki detay. Geriye kalan her şey aynı. Öyle olmalı…

Önümde on, on beş basamaklı genişçe bir merdiven var. Çıkıyorum merdivenleri ama sanki on bir yaşında küçük bir çocuğum ve birazdan, artık büyüdüğümü hissettiğim için bana hitap etmese de duvarlarında çizgi film karakterlerinin bulunduğu çocuk bölümüne gideceğim ve rutin kontrolümü yapıp ilaçlarımı yazdırıp çıkacağım. Merdivenleri çıktığımda onkoloji bölümünü ve doktorumu soruyorum danışmaya. Söylüyor görevli kız ve çıkıyorum. Bu defa doktor erkek ama bir önceki Doktor Müge kadar iyi davranıyor bana. İlk bakışta profesör olduğuna inanamazsınız, çok genç görünüyor ki daha sonra gerçekten de genç olduğunu öğreneceğim.

Testlerimin sonuçlarını veriyorum. Bir yandan bana sorular sorarken bir yandan da sonuçlara bakıyor. Hepsi mi böyle davranıyor bunların? Acaba tıp fakültelerinde bir de böyle davranın diye mi öğretiyorlar? Sonra bir an soru sormayı bırakıyor ve sadece sonuçları inceliyor. Arada kaçamak bir bakışla bana baktığını fark ediyorum. Sanki elinde eski bir fotoğrafımı tutuyor da bana benziyor mu diye anlamaya çalışıyor. Öyle ki birazdan, “Aaa, gerçekten bu sen misin? Hiç benzemiyor yahu” diyecek. Demiyor tabi, o sadece resimlere bakıyor ve “Bak delikanlı” diye söze başlıyor ve ben o saniye bu delikanlı lafına sinir oluyorum ama tomografi ve röntgen sonuçlarına baktıktan sonra, pek de genç diye düşünmüş olduğu sonucunu çıkarıyorum bu “delikanlı” deyişinden. Demek yanılmamışım, bana attığı o kaçamak bakış gerçekten de elinde gördüklerini bana benzetememesindenmiş. Genç yaşta bu hastalığa yakalandığım için gerçekten üzülmüş müdür acaba? Yani, adam sonuçta bir onkoloji profesörü ve ne gençler görmüştür kanser olup da erken yaşta ölen. Şu öyküdeki jinekologun, cinsel ilişkiden soğuması gibi bir yabancılaşma yaşamış mıdır acaba kanserden ölen ve ölecek olanlara karşı? Yoksa ben, patronun ona anlattığı kadarıyla değerli bir insan olduğum için mi üzülmüştür? Ben mi değerliyim, Mete Bey’in hatırı mı? Ya da öyle olmasam, yani önemli bir şirkette yöneticilik yapıyor olmasam bu saygıyı hak etmeyecek miyim?

“Bak delikanlı” dedikten sonra babacan bir tavırla konuşmaya devam ediyor. Görüldüğünden daha ciddi olabilirmiş hastalığım. Yayılması kolaymış ve en kötüsüne kendimi hazırlamalıymışım. Doktor yeni tetkik istemeden, elindekilere bakarak, pat diye böyle konuşabiliyorsa ya patavatsız olmalı ya da durum gerçekten ciddi. Normalde bu doktor milleti, hele de profesörlük payesi almışsa aynı alandaki diğer hekimlere de onun yaptığı testlere de fazla güvenmez. Bedavaymış gibi sanki bir de kendi ister aynı tetkiklerden. Benim doktor sonuçlara bakar bakmaz kesin kararını vermiş bir tonda konuşmaya başlayınca yeni tetkikler istemeyeceğini düşünüp akşam Derya’da kalma bahanem kalmadığı için üzülüyorum. Neyse ki doktor benim üzülmeme dayanamadı, o bunu bilmiyor ama ve işte yeni tetkikler istiyor. Hem de özellikle bir iki özel kurumun da ismini vererek buralarda yaptırmamım şart olduğunu da ekliyor. Bu özel görüntüleme merkezlerinden komisyon aldıkları söylentisine katılabilirim ama sonuçta şirket ödeyeceği için fazla durmuyorum üzerinde. Biraz sonra ayrılıyorum doktorun yanından. Bugün akşama kadar gidersem yarın öğlene kadar sonuçları alabilirmişim. Yarın öğleden sonraya randevu da verdi yeniden.

Demek akşam Derya’yla içebileceğim. Seviniyorum. Arayıp hem gelmemim kesinleştiğini haber versem hem de balık istesem? Rakı içmeyi sever. Bir büyük bile içebiliriz beraber. Bilir yani içmesini. Güzel mezelerde hazırlar ama yormayayım kızı şimdi, giderken alırım diye düşünüyorum. Sonra birden dışarıda içmenin daha iyi fikir olduğuna karar veriyorum. Böylece hiç yormam onu. Telefonumu çıkarıyorum aramak için ama aramam mümkün olmayacak. Yatan hastaların bulunduğu koridordan, üzerime doğru gelen bir çığlık duyuyorum. Çığlık gittikçe yaklaşıyor bana ve yaklaştıkça büyüyor. Bir kadın kendini yerlere atarak ağlıyor. Koluna giren iki kişi ve temizlik görevlilerinden biri tutmaya çalışıyor kadını. Yoksa kafasını bir yerlere çarpmaması işten bile değil. “Oğlum” dediğini duyuyorum bağırışları arasında ama emin olamıyorum. Öylesine bağırıyor ki, boğazını parçalarcasına ve belki de duyduğum şey doğru değil.

Kadın, diğerleri kolunda üzerime doğru geliyor. Bir yakınını kaybetmiş olabileceğini düşünüyorum birden bire. Çığlıklar ve kadın üzerime doğru gelmeye devam ediyor. Niyeyse kenara çekilmeyi düşünmüyorum. Kadın üzerime gelirken, birden boynuma atlayıp bana sarılıyor, ben de sarılıyorum ve istemsiz olarak o yaşlı kadını teselli etmeye çalışıyorum. Kadın sakinleşiyor bir an. Sadece başını göğsüme doğru yaklaştırıp kısık bir sesle “oğlum” diyor. Doğru duymuşum demek, “oğlum” demiş gerçekten.

Kadının başındaki yemenisi, kendinden geçmiş bir halde bağırıp sağa sola çarparken omzuna düşmüş ve boynuna dolanmış. Ellerimi üzerine koyuyorum yemeninin ve avucumu kadının boynuna koyup kadını göğsüme doğru bastırıyorum. Boyu çenemin altına ancak geliyor. Kadın iyice kendini bırakmış durumda ve sakinleşmiş gibi görünüyor. Sadece ağlıyor ve arada “oğlum” dediğini duyuyorum. Şimdi koluna giren adamlar tamamen bana bırakmış durumda kadını. Sadece daha genç olanı eğilip kulağıma, “oğlu vefat etti az önce, akciğer kanseriydi” diye fısıldıyor.

Oğlu vefat etmiş, akciğer kanseriymiş. Ben de bir oğulum, annemin oğlu ve akciğer kanseriyim. Öleceğim demek, ölecek miyim? Annemi düşünüyorum. Hiç düşünmemiştim iki haftadır ne annemi ne öleceğimi. Şimdi düşünüyorum ama öleceğimi değil sadece annemi. Canım sigara içmek istiyor...

SON

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder