Gidiyordu, gideceğini biliyordu. Hastaneler, ışın tedavileri, kemoterapi yol hazırlıklarıydı sadece, gidecekti gidiyordu… Çok gençti daha, ilaçlar bile bozamamıştı güzelliğini, çok güzeldi. Beni beklememişti, çok kızmıştım bu yüzden, keşke bekleseydi ben onu hasta etmezdim. Kimseyi üzmek istemeyen bir hali vardı, cansız bedeni yatarken, belki de başkalarını üzmek istemediği için bu hale gelmişti, üzüyordu ve gidiyordu. Geriye kalan üç şey var: cüzdanımda yıllardır taşıyıp bakmaya bile kıyamadığım bir resim, bir yaşından beri yüzünü görmediğim bir çocuk ve 26 kitap, Nazım…
Yıllardır, rafta öyle toz içinde duran, yerinden kıpırdatılmamış. Hep başka kitaplardan okudum bu yüzden Nazım’ı, başkalarının kitaplarından. Şimdi bile, orada duruyorlarken, kitaplıkta, tozlu ve sessiz, bir yıl dönümünde, ölüm yıldönümde… Nazım’ı düşünürken aklıma hiç ölüm gelmez ama kitapları görünce hep bir ölümü hatırlıyorum.
Tarihin hızlı aktığı dönemler vardır. Büyük insanları ve büyük eserleri yaratan dönemler: on sekizinci yüzyılın son çeyreği, tüm bir on dokuzuncu yüzyıl ve yirminci yüzyılın büyük kısmı, savaşlar, devrimler, mücadeleler, yıkımlar ve yeniden yaratımlar, dönüşümler ve kavgalar…
Büyük mücadeleler büyük eserler yaratmış, büyük eserler büyük düşlerin çocuğu olmuş… Nazım, hem büyük bir kavganın hem büyük düşlerin çocuğu…
“Lütfen siyaseti karıştırmayalım!” Mümkün değil, siyasetin doğasına aykırı. Siz karıştırmasanız da bulaşmasanızda, yaptığınız şey, aldığınız her tavır, sonuçları itibariyle siyasidir. “Sanatla siyaseti ayırmak gerek”, ya da “siyasetin sanata, sanatın siyasete karışmasına karşıyım”. Olabilir, böyle düşünebilirsin, olamaz, sen böyle düşünsende bulaşır… Kastettiğim propagandif materyallere dönüşen, didaktik yapıtlar ortaya koymak değil. Bu da olabilir, böyle olduğunu okuyan, bakan, gören, duyan ve tabiki yazan da bilir zaten. Ama, hayatta her duruş bir tavır alıştır ve ben bunun bilinçli olmasından yanayım. Yani siyasete bulaşmayacağım diye yaratılan siyasi bir sonucun müsebbibi olmaktansa, doğru bildiğini adlı adınca yapmak en iyisi…
“Nazım büyük bir aşk şairi!”
“Hayır, beyefendi değil. Daha doğrusu büyük ama aşk şairi değil. Aşık olmuş, aşk şiirleri de yazmış, çünkü insan, ama “romantik bir kazanova” değil. Hep kızıyorum, tarihsel kişiliklerin doğüstü yaratıklar olarak gösterilmesine. Yahu, bir kişiyi de “insan” olarak algılayın. Ya körü körüne “neylerse güzel eyler”cilik ya da “al, çöpe at”çılık.
Nazım bir mücadele insanı. Bu mücadele içinde yoğrulmuş, o mücadele için yorulmuş, arada haksızlığa da uğramış, yanlış da yapmış ama hep mücadeleci kalmış. Mücadelenin kendisi bir okuldur, çok şey öğreniyor insan. Nazım o okulda, öğrenirken aynı zamanda öğreten bir öğretmen. Orhan Kemal, Abidin Dino vs. vs.
Çok şey yazılacak bugün biliyorum. Çok şey anlatılacak Nazım’a dair. Yazdıklarımın bunların tekrarı ya da onları ikame edecek bir şey olmasını istemiyorum. Ama duramadım, birazdan yolculuğa çıkacağım ve çıkmadan, çala klavyede olsa bir şeyler yazmak istedim.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder