2. Bölüm
Hastaneden çıktıktan sonra bir sigara yaktım. Önce sağ tarafa yürümeyi düşündüm ama oradan gidersem üst geçidi kullanmak zorunda kalacaktım. Vazgeçtim bu yüzden. Sol tarafa gidip oradan otobüse binip işe gideceğim.
Acele etmemeye karar verdim işe gitmek konusunda. İşim patrona söylediğimden biraz daha erken bitti. Ya doktor ben çıkınca aramışsa patronu! O zaman ne zaman işimin bittiğini anlar. Ne önemi var ki diye düşünüyorum sonra nasıl olsa bir bahane bulurum. Tekrar sağa dönmeye karar veriyorum bu yüzden. İleriden, üst geçidin altındaki büfeden bir gazete alacağım ve hastanenin yanındaki parka gidip kendime bir çay ısmarlayıp gazetemi okuyup biraz havanın tadını çıkaracağım.
Mayıs ayındayız, arada yağmurlar yağsa da ne çok sıcak ne çok soğuk bir hava var. Bugün biraz rüzgarlı ama öyle rahatsız edecek kadar değil. Hatta böyle daha iyi bile diyebilirim. Gökyüzünde, dağınık, küçük ve beyaz bulutlar var. Yağmur yağma ihtimali yok. Bulutlar daha çok kapı önünde bekçilik yapması için konulmuş süs köpekleri gibi korkutmaktan çok cezp ediyor. İleride, çok uzakta kara bulutlar da var ama onların da yağmur olmaya niyetlerinin de güçlerinin de olmadığına eminim. Fazla uysallaşmış birer bekçi köpeği, sadece görüntüleri korkutuyor ama iki sırnaşmadan sonra anlıyorsunuz ne olduğunu ya da olmadığını.
Paktayım, bir çay söylüyorum kendime ve o anda aç olduğumu fark edip bir de karışık tost söylüyorum ve garsonun yüzündeki memnuniyet ifadesini yakalıyorum. Park boş, benden başka yaşlı bir amca var ve o da solumda, köşedeki masalardan birinde bir şeyler karalıyor. Bulmaca çözüyor olma ihtimali yüksek. Garson bu boş saatte gelen birinin, hele bir şey ısmarlıyorsa, bulunmasından memnun. Ona ne oysa değil mi? Parayı o kazanmayacak ama muhtemelen işler iyi olmazsa işinden olma korkusu vardır ve bu yüzden de sahipleniyordur işini. Benim gibi mi? Evet. Ben de çok çalışmalıyım ve ne kadar çalışırsam çalışayım alacağım para belli olsa da çok çalışıp şirkete çok kazandırmalıyım. İşe gitmem gerek artık, para kazanmak için ama bir saat kadar oturup gazetemi bitirip öyle kalkıyorum. Arada üç çay daha içtim ve garson sanırım daha da memnun oldu.
Patron, beni gördüğünde, yüzünde yapay bir sevecenlik var. Yapay olduğunu bakışlarından anlıyorum. Doktor arayıp konuşmuş olmalı, öyle olmuş. “Gel şöyle otur” diyor ve doktorla konuşmamış gibi “ne yaptın?” diye soruyor. Birazdan doktorun onu arayacağını söyleyecek oysa, niye böyle yapıyor ki? Anlatıyorum ve anlıyorum ki benim bu durumu nasıl karşıladığımı ölçmeye çalışıyor. Ben hiç düşünmemiştim nasıl karşıladığımı, düşünmüyorum da, düşünmeyeceğim de. Böyle olduğunu anlayınca, hemen anlar zaten, takılmadan devam ediyor. Merak etmemeliymişim, test sonuçlarını alıp başka bir ildeki üniversite hastanesine yollayacakmış beni. Orada tanıdığı bir iki profesör varmış. Söylemiş miydim hep bir yerlerde tanıdığı vardır diye? Orada da varmış ve oradaki üniversite hastanesine tetkiklerimle birlikte gitmeliymişim. Gerekirse yeni tetkikler yapacaklarmış. “Merak etme, bu konuda sana maddi yardım yapacağız.” Etmiyorum zaten, mutlaka bir yolunu bulup vergiden düşersin bana harcadığın paranın.
Ertesi sabah için bilet ayırttım ve gideceğim. Öğleden sonra randevum var doktorla. Sabah her zamankinden erken kalkıyorum bu yüzden ve akşamdan hazırladığım valizimi de alıp çıkıyorum. Aslında gideceğim yer günübirlik gidip gelinebilecek bir mesafede ama işler uzarsa git gel yapmak istemiyorum. Derya’yı aradım zaten bu yüzden, işlerim uzarsa gece onda kalacağım. Derya üniversite yıllarından arkadaşım ve üniversiteden sonra A.’ya döndü. Bu arada o da doktordur ve uzmanlık sınavına hazırlanıyor bir yandan. İsabet oldu aslında, daha geçen hafta konuşup görüşememekten yakınmıştık ve şöyle bir gün oturup sabaha kadar içelim demiştik.
Keşke işlerim ertesi güne kalsa da gerçekten oturup içebilsek diye düşünüyorum dolmuşta giderken. Otogara varmak üzere dolmuş, mezarlığın yanından geçiyor. Neredeyse on iki yıl oldu bu mezarlığa gelmeyeli. Önünden geçtim böyle arada ama on iki yıldır hiç içine girmedim. En son girdiğimde de gece yarısına geliyordu. Halamın oğlu vardı yanımda, ablası gömüleli daha iki gün olmuştu ve ikimizde çok kötüydük. Başsağlığına gelenler kalkmaya başlamış ve yakın akrabalar dışında kimse kalmamıştı ve biz de arabaya atlayıp mezarlığa gelmiştik. Bir saate yakın kalmıştık kuzenimin mezarı başında. Ben bir yanda, halamın oğlu diğer yanda mezara bakıp durmuştuk. O ne yaptı bilmem ama ben ablasıyla arada ağlayarak saatlerce konuşmuştum içimden.
Bunları düşünürken, otogara vardığımı fark ediyorum. “Otogarda inecek var!” İniyorum, otobüsümü bulup biniyorum ve A. otogarında yeniden iniyorum. İner inmez bir sigara yakıyorum. Hep öyle yaparım zaten. Hatta ilk sigara paketimi de A.’ya gelirken almıştım. Hastaydım, düzenli kontroller için ayda ya da iki ayda bir falan, yine bu üniversite hastanesine gelirdim. O zamanlar H.’de oturuyorduk ve hem böyle büyük otobüsler yoktu hem de otobüslerde sigara içilebiliyordu. Küçüktüm, on yaşlarında falan, ama tek başıma geliyordum yine de. Otobüsler çok kötü kokardı ve ben dayanamazdım. Saçma gelecek belki ama sırf bu kokuyu bastırmak için kendim sigara paketi alıp yol boyunca içmiştim. Tahmin ettiğimden daha çok işe yaramıştı. Ben içerken otobüsün kokusu beni daha az rahatsız ediyordu. Ama bu defa da yaşım küçük olduğundan çevredeki insanların kötü kötü bakışlarından rahatsız olmuştum. Onun çözümü basit, ya pencereden dışarı bakıyorum ya da sigaram bitince gözlerimi kapatıyorum ve her durumda o iğrenç otobüs kokusuna tercih ediyordum.
Hastaneye giden otobüslerin kalktığı yeri hatırlamaya çalışıyorum ve buluyorum sonunda, değişmemiş. Biniyorum ve şehri izliyorum otobüsün penceresinden. Şehir değişmiş ama, hem de çok… Zihnimden geçenleri anlatmaya kalksam tüm çocukluğumu anlatmak zorunda kalabilirim. Her şey birbirine bağlanmış adeta akıyor. “Hayatım bir film şeridi gibi geçti gözümün önünden.” Tam olarak böyle söyleyebilirim ama gözümün önünden geçen hayatımın bir bölümü sadece. Ama sevmiyorum o yılları, sevmeyeceğim. Çoğunlukla insanlar çocukluklarını özlemle anarlar, ben de arada özlüyorum ama tümüne baktığımda, bütününü düşündüğümde sevemiyorum. Zihnimden geçenleri bu yüzden anlatmıyorum birazda. O an, hastaneye gidene kadar geçen sürede, zihnimin kuytularında, banyoya kapatılma cezası almış bir çocuk gibiyim. Korku değil ama hissettiklerim, hiç banyoya kapatılmadım ve kapatılsam da korkmazdım biliyorum. Kızar ve sinirlenirdim, kendimi çok kötü hissederdim; çaresiz. Tam olarak bu, çaresiz, çaresizlik…
Barajın beni çok etkileyen görüntüsünü geçip okaliptüs ve çam ağaçlarının arasından geçilen o keskin dönüşe kadar düşünüyorum bunları. Görüntü, dağıtıyor tüm zihnimdekileri, hoş bir an hatırlıyorum sadece. Yanımda bir kız var, komşumun kızı. Yüzünü komşu olduğumuz zamanki gibi hatırlıyorum ama çimlere uzanıp barajı seyrettiğimizde ne o çocuktu ne de ben. Yıllarca görüşmemiştik. Onun ne konuşması, ne tavırları, ne düşünce biçimi, ne de görüntüsü çok fazla değişmemişti ama ben bambaşka bir insan olmuştum. Anlamıştı o da bunu, öyle olmak zorunda. O hala o çocuksu yanıyla davranıyordu ama ben hala aynı şekilde karşılık veremiyordum ona.
Şoförün sesi dağıtıyor bu düşüncemi: “Son durak!” Hastanenin bahçe kapısının önünde duruyor otobüs.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder