1 Temmuz 2008 Salı

Yenişehir'de Kahvaltı Molası... (Gezi Notları-2)



Yıllardır gitmediği yerlere gittiğinde, yıllarca geçmediği yollardan geçtiğinde, değişen ve değişmeyen muhasebesi yapıyor insan ister istemez. Belleğinin arka odalarını yokluyor ve bazen sintinenin dibine inmesi gerekiyor. Çok zor. El yordamıyla bulmak gerek. Karanlık, kararmış zihin. Ezik, ezilmiş anılar yaşanmışlıkların altında.

Yol boyunca içinden geçtiğim kasabalar da ezilmiş zamanın karşısında. Değişmiştir dediğim kasabalar bıraktığım gibi duruyordu. Gerilemişler de diyebilirim. Eğer bir şey zamanla değişmiyorsa bu da bir gerilemedir…

Tarihler boyunca, ticaret yolları üzerinde kurulan şehirler daha fazla gelişiyor ve belki de şehirleşme bu şekilde oluşuyor. Peki benim geçtiğim yol üstü kasabaları neden böyle geriliyor. Bunu sordum kendime ama cevabını bulamadım. Düşünsem cevaplarım olurdu belki ve bu yüzden, cevaplar için düşünmedim demek daha doğru olur.

Parça parça özgürlüğe kavuştu anılar yol boyunca. Hayat akıp gitmişti ve geçmiş, yer altında patlamış bir su borusundan sızan suların yüzeye çıkması gibi birikiyordu zihnimde ve ben sorulara cevap bulacak, düşünecek durumda değildim. Yalnız olmayı çok istedim ve bunu yapmanın sözünü verdim kendime. Yalnız çıkacağım bir gün bu yolculuğa. Kimi yerlerde durup dakikalarca düşüneceğim, hatırlamaya çalışacağım ve belki de yazacağım… Gelecekte bir geçmiş, geçmişten geçen bir gelecek yaratmak istiyorum. İstiyor muyum? O gün istedim, şimdi istiyorum ama ilerde de isteyecek miyim bilmiyorum.

* * *

Reyhanlı’ya da öyleydi, değişmemişti. Reyhanlı, Hatay’ın Suriye sınırında, Antakya il merkezine 40 km uzaklıkta küçük bir ilçedir. Bizi buraya getiren ise, ilçenin hemen çıkışında, bir tepenin yamacında yer alan, Yenişehir Gölü’ydü. Göl diyorum ama öyle büyük bir şey canlanmasın gözünüzde. Ankara’nın Gençlik Parkı’nı pek çok kişinin bilmiş olduğunu düşünerek bir karşılaştırma yapabilmeniz için, ondan daha küçük olduğunu söyleyebilirim. Bir yanında, park haline getirilmiş, onlarca yıllık ağaçlarla kaplı bir piknik yeri, diğer tarafında ise bahsettiğim tepe var. Bu haliyle Hasan Sabbah’ın Alamut Kalesi’nin anlatıldığı Wladimir Bartol romanında etkileyici bir şekilde tasvir edilen kalenin arkasındaki bahçeyi hatırlatan bir yanı vardır. Bilen bilir, Hasan Sabbah kalenin arkasındaki bahçeyi, Kuran’da anlatılan cennet tasvirlerine göre düzenletmiştir ve Yenişehir Gölü kendi güzelliği bir yana, benim için anılar cennetidir.

Öte yandan geldiğimizde bir göl bulabileceğimize dair bile şüphelerim vardı ama kimi zaman bazı güzellikleri koruyabildiğimizi gördüm ve sevindim buna. Üstelik, sadece korunmakla kalmamış, daha da güzelleştirilmişti.

Biliyor musunuz bilmem, Tekirdağ’ı Malkara ve Hayrabolu diye iki ilçesi vardır. Rivayete göre, yıllar önce ermiş bir yaşlı teyze, önce Malkara’ya gelir ve oradakilerden yiyecek ister ama alamaz. Sonra Hayrabolu’ya gider ve onlardan yiyecek ister ve Hayrabolu’lar seve seve yardım ederler teyzeye. Teyzenin bunun üzerini yiyecek vermeyenlerin olduğu yere, malı kara anlamında, Malkara, yiyecek verenlerin olduğu yere ise Hayrı bol anlamında, Hayrabolu dediği ve isimlerin buradan geldiği söylenir. Şimdi nereden çıktı bu diyeceksinizdir. Siz demeden anlatayım. Bunu ilk duyduğumda aklıma, benzer bir hikâyesi olan Yenişehir Gölü gelmişti ve gittiğimizde bu hikâyeyi iş arkadaşlarıma da anlattım. Size de anlatayım:

Hikâye basit aslında. Bu gölün bulunduğu yerde eskiden bir köy varmış ve bir gün bu köye, Malkara ve Hayrabolu’da olduğu gibi yaşlı ve ermiş bir teyze gelip yardım istemiş. Köylüler yardım etmeyip kadına kötü davrandıkları için de ermiş teyze bu köyü lanetlemiş. Sonuçta köy sular altında kalmış ve ortaya Yenişehir Gölü çıkmış. Hatta çocukluğumuzda, bu hikâyenin gerçekliğini ispat için, yazın sular azaldığında köyün minaresinin görülebildiğini söylerlerdi ama yaz aylarında da gitmiş olmama rağmen ne minare görmüşlüğüm var ne de bu hikâyenin doğruluğunu teyit etmişliğim.

Aslında bu benim için önemli bir konudur. Şu “allahın sopası yoktur” mantığı üzerinden anlatılan bu tür gerçek dışı hikâyelere karşıyımdır. Ama biliyorsunuz ki bu bir gezi yazısı ve ben gezi yazısı yazmak konusundaki acemiliğimle boğuşurken bir de işin içine bunu katarsam içinden hiç çıkamam diye korkuyorum. Bu yüzden bu konuyu şimdilik kapatıyorum. Hatta kapatma demişken, anlatacaklarımın bugünkü kısmının da sonuna gelmiş olduğumu fark ediyor ve yarın devam etmek üzere “esenlikler diliyorum”…



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder