2. Bölüm
Yaptığımız işi destekleyen pek çok kurum bulunuyor ama henüz deneme aşamasında olduğundan oldukça da gizli tutuluyor. Ben açıkçası kimler biliyor kimler bilmiyor, nereye kadar biliniyor, ne kadarlık bir bütçesi var gibi sorularla uğraşmıyorum. Hatta diyebilirim ki şimdi bunu size anlatıyor olmasam aklıma da gelmezdi. Daha önce aklıma gelmiş ve böyle şeyler düşünmüş müydüm hatırlamıyorum bile, ki düşünsem kesin hatırlardım.
Öte yandan bu projenin ve sonuçlarının akademik olarak pek çok disiplini ilgilendirdiğini biliyorum ve üzerine de düşünmüştüm. Eski bir alışkanlıkla hala yöntemsel konularda düşünüyorum. İnsanın zeka oyunları oynaması gibi bir şey bu benim alışkanlığım. Bunu özellikle söylüyorum çünkü yöntemsel konulara dair düşünmeyi seviyor olmamın bir tür felsefe merakı olduğunu düşünmenizi istemiyorum. Eski evleri sevdiğimi söylediğim için eski şeylere genel olarak meraklı biri olduğumu düşünmüş olabilirsiniz ama genel olarak eski meraklısı bir adam değilim ve bugün artık üniversitelerde bir bölüm olmaktan çoktan çıkarılmış, lisans öncesi eğitim okuyanların ise adını tarih dersinde bile duymadıkları bir şey olmuş durumda felsefe.
İşimizin sonuçları farklı disiplinleri ilgilendiriyor ve benim hazırlamayı sevmediğim raporlar ve diğer arkadaşların yaptığı kayıtlar muhtemelen üniversite memurları tarafından inceleniyor. Üniversitedeki akademik kadroya hala bilim adamı deniyor ve bu memur nitelemesi tamamen bana ait. Özellikle kullandım ve öyle adlandırmak gerektiğini düşünüyorum. Hatta bunu size anlatamayacağım ama benim halimin ve kararlarımın en büyük nedeni de bu memur sürüsü ve onların yaptıklarının sonuçlarıdır.
Onlar benim yaptıklarımla ilgileniyorlar. Özellikle de kriminologların, psikologların ve sosyologların kullanacağı bolca malzeme sunuyoruz onlara. Ölmüş insanların beyninin içine girip en olmayacak şeyleri öğrenmeye çalışıyoruz ve bu konuda bir hayli yol almış durumdayız. Gittikçe daha fazla ve daha detaylı şeyler öğreniyoruz ve eminim ki bu üniversite memurları bunları incelerken, yüklü bir rüşveti iç etmiş bir memur gibi sırıtıyorlardır. Üstelik, şimdilik bu rüşvetin hiçbir riski yok ve hatta olsa da arada aracılar olduğu için ipin ucu onlara dokunmayacak diye düşündüklerinden rahatlardır.
Dedemin çok sık kullandığı, çok çok eskiden yaşamış bir yazara ait bir söz varmış. Tiyatro denilen bir gösteri biçiminde sergilenen bir oyunun adıymış aynı zamanda; “gözlerimi kaparım, vazifemi yaparım”. Bu söz sanırım memurlar için söyleniyormuş ama öyle değilse bile benim için, üniversite memurlarına tam olarak uyduğu kesin. Onlar işin başka boyutları ile ilgilenmiyorlar.
Ne gibi başka boyutlar mı? Sanırım sadece bir örnek bile yeterli olacaktır: İnsanların belki de mezara götürmek istedikleri düşüncelerini, anılarını, sırlarını ben mezardan çıkarıp alıyorum, tıpkı bir hırsız gibi. Eskiden hazine avcıları varmış ve hazine avcılarının uğrak yerlerinden biri de mezarlıklarmış ve ölü soyucusu diye adlandırılırmış bu tür hazine avcıları. Öyleyse ben bir ölü soyucusu muyum? Öyle miyim?
Biz sıradan ölümleri değil de cinayet ve intihar gibi sıra dışı vakaları inceliyoruz. Söz konusu olan intihar olduğunda, belki de o kişinin ölümü seçme nedeni, o içinde taşıdığı sırrı açık etmemek ve kimseyle paylaşmamak. Belki de diyorum ama kimi intiharların böyle olduğunu da tecrübeyle biliyorum. Hatta çoğu durumda, intihar vakası kişinin bir tür dışavurum biçimi değilse, çoğunluğunda bu tür bir gizli süreç var. Ve çoğu zaman fark ediyorum ki bu süreç ve o sürecin içindeki nedenler kişi tarafından bile bilinmiyor.
İşte bu, bunu açığa çıkarmak, kişi kendi sırrını bilsin ya da bilmesin, sonuçta kendi sırrı, doğru mu acaba? Doğru mu insanların kendileri ile bile paylaşamadıklarına ortak olup onları ortaya sermek? Bunu, bu soruyu şimdi soruyorum ilk kez ve bu an duruyorum bir süre. Hiç iyi hissetmiyorum kendimi ve garip bir huzursuzluk kaplıyor her yanımı. Tüm bedenim de hissettiğim, her hücreme yansıyan tanımlayamadığım bir şey bu.
Bir süre ara verdim. Vermek zorundaydım çünkü o haldeyken söyleyebileceğim hiçbir şey sağlıklı olmazdı. Tüm anlattıklarımı yeniden dinledim devam etmeden önce ve sonrasında bunların yazılı haline dair bazı düzeltmeler yaptım. Bütün bunları yaparken biraz da olsa kendime gelmiş durumdayım ama yine de çok iyi sayılmam. En azında düşünmeyi bırakmış ve bu konuda huzura ermiş bir haldeyim.
Belki tekrar yaptığımız işten bahsederek kafamı toparlayabilirim.
Aslına bakılırsa yaptığımız işin ne olduğunu bir miktar anlatabildiğimi düşünüyorum ve daha çok nasıl yaptığımızdan bahsedebilirim ama o da biraz karmaşık. Özetle söylemek gerekirse, insanların ölümlerinin hemen ardından beyninde kalan kırıntıları topladığımızı söyleyebilirim.
Hiç kolay bir iş değil ama bu. Çok özel koşullarda ve çok özel bir gen dizilimiyle yaratılan bir tür virüsü ölünün beynine yollamakla başlıyor işlem ki bu daha çok bizim ekipteki arkadaşlardan birinin sorumluluğunda. Kurumdan vaka bildirilir bildirilmez bu arkadaş morga gidip bu virüsü cansız bedene enjekte ediyor. Ama kan dolaşımı olmadığı için kan içerisinde virüsün hareket etmesini sağlamak kolay olmuyor. Bu yüzden enjekte edilen virüs, bu iş için geliştirilmiş, nano ölçekte bir taşıyıcı araçla kumanda edilerek beyne ulaşıyor ve ulaştığı yerde bu araç tarafından yeniden beyne enjekte edilerek araç beyin çeperinde bekleme konumunda bırakılıyor.
Sağlıklı sonuç alınabilmesi, virüsün kendini kopyalayabilmesi ve beyin hücrelerinden gerekli verileri toplayabilmesi için yaklaşık iki saate ihtiyacı var ve bu iş ne kadar hızlı tamamlanabilirse o kadar iyi sonuç elde ediliyor. Aslında, burada beyin ölümünün gerçekleşmesi ile bizim müdahalemiz arasında geçen zaman oldukça önemli ve bu yüzden en sağlıklı verileri ölüm kesinleşir kesinleşmez yaptığımız müdahalelerde alıyoruz.
Bu işlem bitip virüsün ve kopyalarının kandan toplanmasının ardından işi biten arkadaş, topladığı örneklerle birlikte kuruma dönüyor. Birimdeki diğer üç arkadaş ise bu virüsün kopyalarından işe yarar olanları ayıklayıp işe yarayanların kodladıkları veriyi çok özel bir işlemle ayrı bir virüse transfer ediyor ve bundan sonra ben devreye giriyorum.
Bu yeni virüs benim kanıma enjekte edildikten sonra kısa bir süre geçici olarak benim beynime yerleşiyor ve ölünün beyninden topladığı verileri bana aktarıyor. Ve daha sonra da aldığım ilaç sayesinde virüs vücudumdan temizlenirken ben artık o ölünün beyninden toplanabilen anı kırıntılarını ayıklamaya çalışıyorum.
Bunu yapmak, artık belleği zayıflamaya başlamış yaşlı birinin anılarını yazmasına benziyor. Olaylar, mekanlar ve tarihler, olayların sıralaması birbirine karışmış olabiliyor. Hatta anılarını yazmaya çalışan böyle yaşlı biri için bazı olaylar yaşanmasa bile yaşanmış gibi hissediliyordur ve belleği o insana çeşitli oyunlar oynuyordur. Tıpkı benim yaşadığım gibi…
Bu konuda seçilmemin ve bu işi yapabiliyor olmamın nedeni de bununla alakalı aslında, yaşadıklarıma dair en ufak ayrıntıyı bile saklayabilen bir belleğimin olması. Bunu önemi ise şu: beynime aktarılan, ölmüş insanlara ait anı ve düşünce kırıntıları ile hem kendime ait olanları hem de diğer vakalara dair olanları ayrıştırabiliyorum.
Elbette bunu en iyi şekilde yapabilmem için kişiye dair bazı ayrıntıları bilmem gerekiyor ki bu konudaki ayrıntılar bizim birim dışından, kurumun çalışmaları sonucu bize ulaştırılıyor. Bunun benim için yeterli olmadığı durumlarda ise, incelenen ölünün, öldüğü yerden tutun da evine, işyerine, işe giderken kullandığı yola kadar pek çok yeri ziyaret etmem gerekebiliyor. İşte benim bu bina dışına çıktığım ender zamanlar da işimin bu kısmı için oluyor.
İkinci bölüm sonu…
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder