Yahu bu bendeki de nasıl bir şanssa artık, o filmi hep en olmayacak zamanlarda izliyorum. İnansam, yoksa bu bana ilahi bir mesaj mı diyeceğim ama hem inanmam hem de eminim öyle bir mesaj alacak bir insan değilim. Tamam, mübarek bir adamım da o şekilde değil. Yani ne abdalım ne de bana malum olur.
Dün uzun zamandır film izlemediğimi fark edip eve gidince şöyle bir film izleyeyim dedim ama eve gitmek ne mümkün! Farkına bile varmadığım bir hızda, kendimi ablamların evinde buldum. Yattı bizim film izleme işi derken baktım ki benim dünya tatlısı yeğenlerim film izliyorlar. Onların biraz canlarını sıkmak pahasına da olsa filmi başa alıp ben de oturup izlemeye başladım.
Film, şu ölümün bir planı var mantığına dayanan, tipik Amerikan filmlerinden biri olan, Son Durak serisinin üçüncüsü. Filmin her bir bölümünde, bir kazayı kaza olmadan hemen önce rüya olarak gören biri yüzünden, kazadan kurtulan insanların kurtulduktan sonra, gerçekten ölmeleri gereken sırayla ölmelerini anlatıyor. Anlamış olduğunuz üzere, ki izlemiş olanlar ben anlatmadan da anlamıştı, bu şekilde ölümün planı geçici olarak bozulmuş oluyor ancak, ölüm bu, sen misin bana kazık atan diyerek yeni planlar yapıp intikamını alıyor.
Bu arada, film anlatmayı beceremem demiştim daha önce ya, şimdi bakıyorum da bu konuda yol alabilmişim. Baksanıza iki cümlede özetledim hikayeyi. Şimdi, gerçi bu benim gelişimim mi yoksa, filmin basitliği mi o da ayrı bir tartışma ama ben çubuğu kendime büküp olaydan pay çıkarmışken, tartışmayı uzatarak, çubuğu öbür tarafa eğip kırmayacağım.
Şimdi bu serinin ilk filminde bir uçak kazası anlatılıyordu ve ben bir otobüs yolcuğundaydım. Otobüs firmasının nasıl bir mesaj verme kaygısıyla bu filmi izlettiğini de düşünmedim değil. Çıkardığım sonuç ise basitti: “korkunun ecele faydası yok ve firmamız ve kaptan şoförümüz size bunu hatırlatmaktan gurur duyar, hayırlı yolculuklar diler.” Hayırlı yolculuklar tabi ama nereye, o belli değil demek istiyorlar.
İşte bu filmin üçüncüsünde de bir lunaparkta, kızcağızın bir tanesi trene binecekken, rüyasında, trenin bozulup insanların öleceğini görüyor ve yaygara çıkarıp trenden iniyor. Tabi inerken kendisi ile birlikte başka insanlar da inmek durumunda kalıyor. Filmi sevgili yeğenlerimle birlikte izlerken, yarısının bile yarısına gelmeden, eniştem, çocuklarla dışarı çıkacaklarını söyleyip beni de davet etmez mi? Eder tabi! Etti ve çıktık yola. Ben buralarda yeniyim tabi, nereden bilirim gideceklerini söyledikleri yerin bir lunapark olduğunu? Nereden bilirim orada, filmdeki ile kıyaslanamayacak bir büyüklükte olsa da bir hızlı tren bulunduğunu?
Hadi bunları bildim diyelim, hadi bilmemek ayıp değil ve bilmeden gittim de orada treni göre göre, bile isteye neden bindim ki? Yeğenlerimi tek başlarına bindirmem deyip de benim bindiğim doğrudur ama en güzeli hiç binmemek değil miydi? Neyse, olan oldu ama hala, bu yazıyı yazarken bile aklıma geldiğinde başım dönüyor. Üstelik, trende oturulan yerler o kadar güvenliksiz ki merkez kaç kuvvetiyle savrulmak ve uçmak hiç de olmayacak bir şey değil. Bu arada, bir fizikçi olarak bu konuda gerekli girişimlerde bulunmayı da düşündüğümü not edeyim.
Bilirsiniz ben öyle kişisel şeylerimi yazmayı sevmem ama sevmediğin ot dibinde bitermiş derler ya, öyle işte bitiverdi. Ben bunları yazarken, aslında, korku mevzusunda yazacaktım. Ama, yazı, beşeri sınırlarına vardığından, sınırları zorlayıp böyle önemli bir hususta kısacık bir şeyler yazıp konuyu heder etmek istemem.
Üstelik trenden düşerim korkusuyla ve yanımdaki yeğenimi kollamak için tutacaklara nasıl bir asıldıysam, sol kolumda çok kötü bir ağrı var ve ben bu halde, acılar içinde kıvranarak yazıyorum bu satırları. Ha, ayrıca siz de yazıyı bu ana kadar okumak için kıvran kıvran kıvranmışsınızdır ki ben yaptığımdan utanmaya başladım.
Sevgiyle kalın…
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder