1. Bölüm
Her günü birbirinin aynı olan biri için uyandığı hiçbir sabah özel bir anlam taşımaz. Belki bir bayram sabahıysa ya da ne bileyim işte, kişinin kendisinden bağımsız her hangi özel bir günse bu değişebilir ama yine de sabah sabahtır işte ve uyanır. Uyanık mıdır? Eğer bilinçli olmak, farkında olmak anlamında ise değildir. Sadece uyanır, bir karanlıktan başka bir karanlığa.
Uyandı Ökkeş usta, her günkü gibi, her zamanki gibi bir güne. Kim biliyor peki? Kim düşünüyor böyle, hep aynı güne uyandığını Ökkeş Usta’nın? Siz bilmiyorsunuz, komşuları bilmiyorlar, belki biraz karısı biliyor, o farkında bunun bir de ben. Ama en iyi ben biliyorum çünkü dışarıdan bakıyorum.
Dışarıdan bakıyorum, evin dışından; ama içini görebiliyorum, içeride, yatağının içinde, evet görebiliyorum. Mışıl mışıl uyuyor desem inanmazsınız herhalde. Zira artık kırkını geçmiş olduğundan horul horul uyuyor demek daha doğru. Ha, tabi siz duymuyorsunuz ama ben duyuyorum horlamalarını ve bu yüzden bu ifadeyi kullanırken daha bir rahatım. Evet, aynen öyle, horul horul, horlayarak uyuyor Usta ve eminim ki hiçbiriniz karısının yerinde olmak, böyle horlayan biriyle yan yana uyumak istemezsiniz.
Eminim çünkü sırf bu yüzden, ben hep sevgililerimden sonra uyumak zorunda kaldım. Neymiş, horlamalarımdan uyuyamıyorlarmış. Bakmayın siz çıtkırıldım şehirli orta sınıf ya da orta sınıf adayı kadınlarına, onlar zaten hiçbir şeye katlanamaz. Bir bilseler, Ökkeş Usta’nın karısı gibilerinin katlandığı şeylerin en basitinin bu horlamalar olduğunu…
Bir an kesilen horlamalarla birlikte, yatakta yön değiştiriyor Ökkeş Usta. Şimdi yüzü, karısa dönük ve elleri karısının üzerinde. Sarıldığını mı zannettiniz? Öyleyse, yanıldınız demektir. Yatakta dönerken, ellerini savurunca karısının üzerine geldi ve bu hiç de öyle yumuşak bir dokunuş değildi. Hatta, tam tersine o kadar sert indirmişti ki ellerini, karısının canı acımış olmalı. Uyku ile uyanıklık arasında yatağın içinde kıpırdanmasından anlıyorum bunu. Canı acıyor ama uyanmıyor karısı. Alışık olmalı böyle şeylere. Belki ilk başlarda uyanmıştır bir iki, hatta dürtmüştür bile kocasını ama artık sadece uykusunda homurdanıyor. Pek çok kadın böyle aslında, uykuda ya da uyanık yaşadıkları acılar karşısında sadece homurdanabiliyor, o kadar!
Birazdan ezanın sesiyle uyanacak olan Ökkeş Usta ve karısı, üç çocukları ile birlikte, Antep’in eski, taş duvarlı evlerinden birinde yaşıyor. Bir arabanın bile zor geçebileceği, dik bir yokuşun başında, yerleri şose bir çıkmaz sokağın üçüncü evi burası. Siyah, çevresi ve içi ahşap ama yüzeyleri tenekeden bir kapısı var. Kapının üzerinde, kabartma bir aslan kafasının ağzına geçirilmiş bir halka var. Ayı oynatan Çingenelerin, hayvanların burnuna taktıklarına benziyor. Öylesine, küçük bir halka ama kapının teneke yüzeyine vurulduğunda, hele de vuran Elmas’ın küçük kızı Eda ise, sesiyle tüm sokak yankılanır.
Kapıdan girdiğinizde karşınızda geniş ve uzun bir avlu var. Hemen sol tarafta su kuyusu ve onun yanında da ekmek yapmak için kullanılan bölme görülebilir. Her ikisinin üzeri de bir çatıyla kapatılmış ve çatının altında, duvara asılı tahta, oklava, üzerinde yufka ekmeğin pişirildiği saç görülüyor. Sağ taraf ise boydan boya, altlı üstlü ev. Üst katın önünde balkon gibi uzanan, yukarı katlardaki odaların kapılarının sıralandığı bir koridor işlevi de gören uzun ve iki insan genişliğindeki saçak ve onu destekleyen tahtalar, buradan, kapıdan girer girmez bakıldığında, korkutuyor insanı. Korkutuyor, çünkü emanet gibi duruyor. Biri üzerinde iki zıplasa çökecek zannediyorsunuz. Hatta, duyduğunuz herhangi bir çıtırtının, o saçağı tutan tahtalardan geldiğini zannedip çökmesini beklersiniz; ama boşuna. Boşuna çünkü yıllardır yıkılmamıştır o saçak, yıllardır oradadır ve üzerinde kaç defa zıplamıştır çocuklar.
O saçak yıllara meydan okumuş ve okuyacak, yıkılmamış ve uzun süre de yıkılmayacak ama bir kez, hem de çok acı bir şekilde, Ökkeş Usta ve karısını yıkmıştır. O zaman üç yaşında olan, ikinci çocukları Seda, saçağın kenarındaki tahta korkuluklardan birinin yerinden çıkması sonucu, iki insan boyunu geçmeyecek yükseklikten düşmüştü. Sarı, dalgalı saçlarının üzerine düşmüş Seda ve hiç ses çıkarmamış; ne düşerken, ne düştükten sonra yerde yatarken, ne de canı bedenini terk ederken… Öylece durmuş, sadece bir an doğrulmaya çalışmış. Yan yatıyor yerde, sarı, dalga dalga saçlarının arasında ince kırmızı bir sıvı akıyor ve gözleri açık, uykudan yeni kalkmış gibi bakıyor.
Bu bizim anlatımımız ve inanın çok zor yazmak bunları. Siz bir de Ökkeş Usta’yı ve karısını düşünün o anda. Seda düştükten bir on dakika sonra, onun cansız bedeniyle karşılaşan annesinin yerine koyun kendinizi ve o nasıl anlatırdı bunu diye düşünün. Ya da boş verin, ne kendinizi onların yerine koyun ne de düşünün. Anlamak da anlatmak da çok zor…
Seda’nın cansız bedeninin bundan yıllar önce yattığı yer, evin alt katının mutfağının kapısının önünü. Bu alt katta şu anda, Ökkeş Usta’nın büyük oğlu Metin, karısı ve henüz iki yaşını yeni doldurmuş olan kızları oturuyor. Çocuk doğduğunda, Metin kız olduğunu anlayınca, ona Seda adını vermeyi düşünmüş ama Usta’nın eşi, sonu benzer diye düşünüp karşı çıkıyor ve Başak adında karar kılınıyor. Başak, adını doğduğunda çok popüler olan bir dizinin oyuncusundan alıyor, pek çok yaşıtı gibi…
Mutfağın, sağdaki odaya açılan bir kapısı var ancak solundaki odaya avludan girilebiliyor. Bu soldaki oda, yatak odası olarak kullanılıyor. Tahmin edileceği gibi mutfağa kapısı olan oda, Metin’lerin oturma odası. Odaların, alt kattakilerin de üst kattakilerin de boyutları hemen hemen aynı. Oturma odasında, ucuz ve bence zevksiz bir mobilya takımı, televizyon ve kapıları camlı, vitrin gibi kullanılan bir gömme dolap var. Yatak odasından bahsetmiyorum bile, zira herkesin kafasında çok kolay canlandırabileceği bir şeyi anlatarak uzatmak istemiyorum.
Yalnız, evin alt katının, çok karanlık ve basık olduğunu söylemeliyim. Hatta Metin’in karısı ilk yıllarda bu konuda sorun çıkarmış ve Metin’in, haklı olarak başının etini yemişti. Üst kata biz geçelim, annenler alt katta otursun diye dayatmıştı ama ne Ökkeş Usta ne de karısı bunu kesinlikle kabul etmemişlerdi. Yok, öyle bencil olduklarından, oğullarından bunu esirgeyeceklerinden değil, sadece, gelini her istediğini elde etmeye alıştırmamak için kabul etmemişlerdi bunu. Zaten, eğer gelin bunu dillendirmese ve ısrarcı olmasa, Metin Usta’nın karısı kendisi önerecekti bunu. Kendi aralarında da konuşmuşlar, hele bir çocuk olsun da ondan sonra biz geçeriz alt kata demişlerdi. Şimdi, daha taze gelinken geçip de gelinin burnunu kaldırmanın bir anlamı yoktu, öyle düşünmüşlerdi. Metin’in karısı bu konuda sorun çıkarınca da çocuk olduktan sonra bile alt kata geçmeye yanaşmamıştı Usta ve karısı.
Üst kat ile alt katın odalarının yerleşimi hemen hemen aynı. Sadece, üst katın oturma odası, sokaktan avluya açılan ana giriş kapısının üzerine doğru uzandığından biraz daha büyük. Odadaki eşyalar ise oldukça eski. Yatak odasında, gar dolap yerine gömme dolap var. Yatak ise tahtadan bir zemine oturtulmuş yün döşekten oluşuyor. Yatağın üzerinde beyaz bir çarşaf, “bir yastıkta kocayın” sözünün kullanıldığı dönemlerden kalma, yatağın eninde bir yastık ve şu üzeri baklava dilimli yorganlardan var.
Oturma odası ise, eski usul iki sedir, misafir geldiğinde açılmak üzere hazır bekletilen döşek, yorgan ve yastıkların bulunduğu bir gömme dolap ve televizyondan ibaret. Kapının yanındaki duvarın dibine boydan boya minder konulmuş ki Ökkeş usta televizyon seyrederken, evde misafir yoksa, bu minderlerin üzerinde oturur. Gerçi şimdi, uyuklar demek daha doğru olur ama pek de bir önemi ve farkı yok. Zira otursa da yatsa da hayatında en ufak bir değişiklik olmayacak.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder