8 Temmuz 2008 Salı

Beni Bana Bıraksalardı...

Ben vakti zamanında, daha lise çağlarımdayken ve liseyi de bir yıl erken bitirmiş bir çocuk iken, birileri benim aklıma girdi. Hep öyle yapıyorlar, hep aklıma girip aklımı çeliyor ve beni kandırıyorlar. Bırakmıyorlar ki insanı kendine. Bıraksalardı, ben, ben olmayacak, burada bu satırları yazmayacak ama iyi bir trikotaj kalfası olacaktım. Beni bıraksalardı bana, soranlara trikotaj kalfasıyım demeyecektim de trikotaj halfesiyim diyecektim. Antepliler, kalfaya halfe derler de o yüzden söylüyorum.
Sanmayın ki ama yazmayacaktım. Dedim ya burada bu satırları yazmayacaktım ama emin olun başka şeyler yazıyor olacaktım. Hatta emin olun belki de daha iyi bir yazar olacaktım. Gerçi yazar olmak dışında başka ihtimallerim de yok değildi. Zira eğer bir işçiyseniz, biraz olsun kafanız çalışıyorsa ve okumaya da hevesliyseniz ya sendikalarda bürokrat olup köşeyi dönüyorsunuz ya da solcu olup sağlam bir işçi önderi oluyorsunuz. Ben ilk kategoriden nefret ederim ve ikincilerine de çok büyük saygım vardır ama hangisi olurdum sorusunun cevabı konusunda size garantisini veremem.
Nasip olur da tanışır mıydım bilmem ama tanışmasam da ben de üstadı muhteremim Charles Bukowski* gibi ayyaşların, işsizlerin, evsizlerin, lümpenlerin hikâyelerini yazardım. Ama yok, “tanışır mıydım bilmem” sözünü geri alıyorum, zira kesin tanışırdım ki o zamanlar, bir trikotaj kalfasıyken daha çok okurdum.
Hatta geçenlerde eski iş arkadaşlarımdan biriyle karşılaştım yolda da bana sordu “hala öyle çok okuyor musun?” diye. “Tabi ki de abi!” deyince de “ooo, senle artık hiç baş edilmez” dedi ve artık benim bile unuttuğum bir olay anlattı. Ben bir gün atölyede kaybolmuşum. Bu bahsettiğim bükümcü kalfası arkadaşımla, bir diğer makine kalfası arkadaşım aramışlar aramışlar beni bulamamışlar. Seslenmişler ses yok. Siz bilmezsiniz şimdi o kazak makinelerinin sesini, öyle gürültü yaparlar ki zaten yan yana konuşurken bile birbirinizi duymazsınız. Haliyle ben de duymamışım ve onlar meraklanıp atölyede beni aramaya başlamışlar. Sonra bir de ne görsünler, iplik çuvallarının arasına tünemiş bir ben. Elinde bir kitap, ki zaten her zaman çantamda ya da cebimde bir kitap olurdu, iplik çuvallarının arasına uzanmış kitap okuyorum.
O gürültülerin arasında nasıl okurmuşum, okuduklarımı nasıl anlarmışım hala anlamam. Yok yok, bu üniversite falan bozuyor adamı. Ne o öyle, şimdi bırakın makine gürültüsünü, sokaktan çocuk sesi gelse okuyamam da anlayamam da…
Ah ki ah işte, benim aklıma girmeyip beni bana bırakacaklardı ve ben iyi bir trikotaj kalfası olup belki de sonrasında atölye sahibi olacaktım ve köşelerden dönmekten başım dönecekti. Ama yok, bırakmazlar ki! Neymiş, üniversite okumayana kız vermezlermiş. Neymiş, elinde diploman olunca hayatın garantiymiş. Neymiş, okulda bu kadar başarılı, dersleri hep beş olan bir öğrenciyken, üniversite okumazsam kendime yazık edermişim.
Hayır bu nasıl bir mantıktır ki ben bu mantığa inanıp üstüne daha bir de yüksek lisans yaptım. Neymiş, o eskidenmiş, üniversite mezunu olup da bir yerlere gelmek! Şimdi artık bir de yüksek yüksek lisanslar yapmak gerekiyormuş. Lisansın yükseği falan olmaz, ancak alçağı olur ki şu lisansın bana yaptığı alçaklığı kimse yapmamıştır. Bizim ülkemizde ve dünyada daha yüksek bir alçaklık çok azdır.
Beni bana bıraksalardı ve aklıma girmeselerdi ben hayatta bu alçaklığa izin vermez, iyi bir trikotaj kalfası olurdum. Ama kadınlarım, sevdiğim ve beni seven kadınlar da hep okumuş, okuyan kişiler olurdu. Belki çok okuduğum ve yazdığım için iki çift söz ve bir iki buluşmadan sonra bana aşık olan bu kadınlar beni ailelerine sunarken, “şey, anneciğim, babacığım, o mu, şey, trikotaj kalfası” gibi evelemelerde ve gevelemelerde bulunmak zorunda kalırlardı ama mutlaka bir yolunu bulup aşkın gözüne dair teorik zenginleştirme çalışmaları yaparlardı.
Yine, üniversite okumayana kız vermezler mantığına gelip dayandık ki şimdi düşününce amma da evlenme meraklısı bir adammışım ki yüksek lisans bile yaptım ve hatta doktoraya devam etsem mi diye karar aşamasındayım. Yani şimdi ben, sevdiğim ve beni seven kadınlarım evelemeyip gevelemesinler diye mi yaşadım bunca seneyi?
Ha öyleyse, tamam dedim bak hepsi bitti ve artık evlenebilirim. Hevesliyim ya! Neymiş bu defa da askerliğini yapmayana kız vermezlermiş… Şimdi askerlik demişken aklıma geldi de eğer beni bana bıraksalardı ve ben bir trikotaj kalfası olsaydım, beş ay gibi kısa bir zaman değil on beş ay askerlik yapacaktım. Beş ay değil, on beş ay kalacaktım, o güzelim memleket öykülerinin arasında ve on beş ayda onlarca hikâye yazacaktım…
Beni bana bıraksalardı ve ben, ben olmasaydım, ben olacaktım…

* ) "Kampusun bir sığınak olduğuna karar vermiştim. Yaşamlarını sürekli kampusta geçiren manyaklar vardı. Üniversite yaşamı yumuşak ve gerçeklerden uzaktı. Dışarıda, gerçek dünyada seni nelerin beklediğinden söz etmiyorlardı. Beynini teorilerle dolduruyor, kaldırımların ne kadar sert olduğunu söylemiyorlardı. Üniversite tahsili insanı sonsuza dek mahvedebilirdi. Kitaplar yumuşatıyordu insanı. Kitabını bırakıp sokağa çıktığında kitapların sana söz etmedikleri şeyleri bilmek zorundaydın. O dönemden sonra üniversiteden ayrılmaya karar vermiştim."
Ekmek Arası - Charles Bukowski (Metis, 2. Baskı, 1995, İstanbul) (209)
Kitabın Notları

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder