Damarlarım çatlayacak gibi. Olmayacak diyorum, olmuyor. Gözlerimi kapatmak isterdim, görmemek, bilmemek ve öyle yaşamak. Mutlu olmak isterdim vesselam, görmeyerek, bilmeyerek ve düşünmeyerek. Ama olmayacak, olmuyor ve bunu bile biliyorum. Önce bunu bilmemek isterdim, olmayacağını. Olmayacağını bilerek olmuyor…
Bir şeyler eksik ve eksilten bir eksiklik bu. Zincirlere dolanmışsam ve hareket edemiyorsam tek bir nedeni var, tek bir kilit. Zincirin hiçbir anlamı yok. Zincir kalınmış, inceymiş, demirmiş, çelikmiş hiçbir önemi yok. Hepsi, bütün halkalar tek bir kilide bağlı. Zincir dolanmış tüm vücuduma ve boğazıma gelen yerinde bir kilit asılı, asma kilit, boğazıma asılı kilit. Kir pas içinde, anahtar deliği bozuk…
Bir bozukluk bu, üretim hatası gibi ve tek bir parçada bütün ürünü bozan bir bozukluk. Kar üstünde bir iz gibi değil belki. Çünkü hiç de, hiçbir şey kar gibi değil ki iz gibi olsun. Kar olsaydı, kar üstünde iz olsaydı belki daha iyiydi. Göremezdim, kamaşırdı gözlerim. Kamaşır gözlerim ve gözüme siyah camlı gözlükler takar hayata öyle bakardım. Demek aydınlığın da bir değeri yok, güneşin aydınlığının, parlaklığın, göz alan, bir değeri yok. Böyle de bakabilirim hayata, siyahlar içinden, siyahlar içine…
Çamur olmak bu yüzden mi tercih ediliyor o zaman. Belki ben de tercih etmeliyim. Çamur içinde, her şey tek renk, çamur rengi. Çamur içinde, her şey kirli ve bulaşan hiçbir kirin önemi yok, çamur zaten ve çamur çamurla sıvanmaz…
Ama ya hamur, hamuru insanın, benim. “Hamurunda yok” denir ya, kötü anlamda olmak zorunda değil, kötülük de olmayabilir insanın hamurunda. Tanrı, insanları çamuru yoğurup yarattığını söylüyor. Yalan! Ben değilim ama olmak isterdim. Çamurdan olmak, çamur içinde olmak, tüm kirlere bulaşmış ve bağışık olmak. Tanrı! Çamurdan mı yoğurdun insanların hamurunu, öyle mi diyorsun? Demek senin de ellerin çamur ama beni kim yarattı o zaman. Bana da dokunabilmeni isterdim. Dokun ve ellerindeki çamuru bulaştır. Sıva tüm vücudumu, ruhumu çamura bula ve ben de senin yarattıklarından biri olayım…
Tamam ve kabul, senin kulların, senin ellerinden, çamurdan olanlar dokunup bulaştırıyorlar zaten çamuru ama sadece bir iz bırakabiliyor. Uçup giden, soluk rengi kalan bir iz ve sadece bu kadar. Böylesi, kirin böylesi tiksinti yaratıp mide bulandırıyor sadece. Benim istediğim bu değil. Ben saf çamur, çamurdan olmak istiyorum. İnsanlar çamurdan yapılma, ruhsuz putlara tapıyorlar.
İçimi kemiriyor, zamana inancımı kaybediyorum. Zaman çare olmayacak ve ben yine, yine ve maalesef biliyorum. Ayrı yaşamayı düşünemediğin bir sevgili gibi içimdeki bu eksik. Anlaşılacağı üzere, olmayan bir sevgiliden ayrı yaşamayı düşünmek benim ki! Tıpkı şu şizofren çocuğun aşkı gibi. Duymak istemiyorum ama olmadığını, var gibi yaşadığım bunca yıldan sonra. Ama insanlar da inanmıştı var olduğuna ve belki de onlar soktu benim aklıma. Bir süre sonra bir oyuna dönüştü bu, ben onları onlar beni inandırdı, inandık. Ateş düştüğü yeri yakıyor ve hiç birisi benim kadar hissetmiyor eksikliğini. Ben hissediyorum, ben yaşıyorum, ben bunu bilerek ölüyorum.
Tarih, bazen ne acımasız yasalara haiz; acımasızca acıtıyor. İnsan işte, bir şeylerin eksikliğini, başka bir şeylerin fazlalığıyla kapatmaya çalışıyor. Tarih işte, tarihin çarkları da böyle dönüyor. Zaman işte, o çarklar arasında, öğütüyor! İnsan işte, olmayanı olanla kapatıyor ve olanın altı boş kalıyor. Boşlukta salınıyorum bu yüzden, boşluğa bakıyorsunuz ve farkında değilsiniz. Kazıyın beni, koparıp atın üstümdeki olanla kapattıklarımı, göreceksiniz olmayanı.
Hayatımı bu belirledi benim, kaderimi bu çizdi ve çiziyor: yokluğu… Her yol ayrımını o belirledi ama gittiğim yolları değil… Gittim, yeni bir yol ayrımına geldim ve yine o belirledi ve ben yine yeni bir yola girdim.
Nedir bu? Eksiklik, yokluk, neyin eksikliği, neyin yokluğu? Bir insan mı? Bir eşya mı? Nedir bu? Kazıyın beni, koparıp atın üstümdeki olanla kapattıklarımı, göreceksiniz. Olmasa da göreceksiniz…
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder