12 Temmuz 2008 Cumartesi

Gel... (Sayıklamalar)

Saatler geçiriyorum masanın başında. Elimde kalem, boş kâğıda bakıyorum. Yazmak istiyorum sana, yazamıyorum. Otursam yazının başına, kâğıda değse kalem, kaleme hâkim olamayacağım, biliyorum. Kendimi kaybedeceğim satırların arasında ve bir tercih yapmak zorunda kalacağım:

Ya yazdıklarımı, arasında kaybolduğum satırları sana yollayıp kendimden vazgeçeceğim ya da silip kendimi de satırlarla birlikte yok edeceğim. Yazmaya başladıktan sonra, satırların arasından kendimi çıkarmam çok zor. Yazmaya başladıktan sonra, geri dönüşü yok.

Dile dökülmüş sözcüklerden umudumu keseli ise çok oldu. Seni arayamıyorum da bu yüzden. Söz uçar yazı kalır denir ya, şimdi uçuşan sözcüklerin kirliliği var her yanda. Kirleten sözcükler, seni ve beni… Her yankılanışında kulaklarımda, asit yağmurları gibi delip geçen sözcükler bunlar, anıları delip geçen, parça parça eden belleğimdeki güzel olan her şeyi.

Rüzgârda, inadına, parçalanmış da olsa, delik deşik de olsa savrulan bir bayrağa sahip çıkar gibiyim. Surları parçalanmış bir kaleyi korumaya çalışıyorum ve tek sahip olduğum inancım ve cesaretim. Bu yüzden elim varmıyor dokunmaya telefonun tuşlarına. Bu yüzden, yazamıyorum tek satır bile.

Gelemem de artık terk ettiğim şehre. Gelemem çünkü gittim, ben gittim ve sen kaldın, sen de gel, her şey orada kalsın. Duvarlardan silinsin izler. Ankara isli, kirli bir duvar artık, sırtımı her dayadığımda izler bırakan... Bir şehir dost olmalı oysa insana, sırtımı dayayabileceğim. Bir dost gibi saklamalı her şeyimi içinde. Bir dost gibi, yargılamadan bakabilmeli bana. Oysa, senin ve şehrinin her sokağında yargılandım ben, her adımda hükümlüyüm ve her duvar, dört duvar, zindan…

Hep ihtimalleri düşünmekten yorulmuyor zihnim. Belki de aksi mümkün değil, hep ihtimalleri düşünüyor. Başka şansı yok demiştim sana ya gerçekten öyle ve başka bir şans yok. Olmaz mı diyorsun, o zaman bence de olmaz, olamaz.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder