26 Temmuz 2008 Cumartesi

İş (Öykü 14/1)

1. Bölüm

Tüm hayatımı işyerimde geçiriyorum. Bundan şikayetçi değilim ve hatta tam tersine, memnumum da diyebilirim ama en güzeli ve en doğrusu belirli bir hissimin olmadığını söylemek olur. Öyle ve öyle yaşayıp gidiyorum. Çok fazla halimi sorgulayan biri olduğum söylenemez ve sorgulamıyorsanız cevaplarınız yoktur ya da bizatihi kendiniz bir cevapsınızdır…

Tüm hayatımı işyerinde geçirdiğimi söylerken de çok ciddi olduğumu, bunu lafın gelişi söylemediğimi belirteyim. Gerçekten öyle, işyerimde yatıyorum, işyerimde kalkıyorum, orada yemek yiyorum, orada duş alıyorum… ve tabi ki orada çalışıyorum. Bazen günlerce binanın dışına çıkmadığım bile oluyor. Eğer dışarı çıktıysam da bu işimle ilgili ve çok zaman ondan ibarettir. Yani işim biter ve hemen dönerim.

Eski tarz mimariyi seviyorum. Eski tarz derken, şu akıllı bina ekolüne ait yapılar tüm kenti kaplamadan hemen öncekiler gibi olanları değil de ondan çok çok önce olanları kastediyorum, güç bela, o aklı evvel akıllı binacıların elinden kurtulmuş eski taş evleri... Bereket versin, tarihsel değeri olduğu, yeni kuşaklara bunları canlı olarak gösterebilmek gerektiği ve üç boyutlu canlandırmaların bu konuda yeterince başarılı olamadığı, aynı etkiyi yaratamadığı gibi gerekçelerle son anda çıkan kanunla korunmuş oldular da ben de böyle bir yerde çalışmak ve yaşamak ayrıcalığına sahip oldum.

Tabi içerisi için aynı şeyi söylemek mümkün değil. Özellikle bizim kullandığımız bina, işimiz gereği de öyle olmak zorunda olduğundan, tadilat esnasında bir hayli “akıl”landı. Anlayacağınız, içerisi, tam anlamıyla, o dışarıdan baktığınızda gördüğünüz eski ve otantik görünüşe sahip değil. Ama yine de kendimi şanslı hissediyorum çünkü gerçekten de istediğim tam olarak böyle bir evde yaşamaktı. Burayı hem çalışmak hem yatmak için kullanmamım nedenlerinden biri de bu.

Dört tarafı odalarla çevrili ve ortasında geniş sayılabilecek bir bahçesi bulunan eski bir ev burası. Eski olmasına eski ama ikinci restorasyonunda yapılan özel bir işlem ile çok şiddetli depremlere bile dayanabilecek kadar sağlam. Başka bu tür yapıların da korunabildiği, dar bir sokağa bakan küçük bir kapısı var ve dışarıdan bakıldığında müze izlenimi veriyor ve zaten çalıştığım kurum da böyle olmasını özellikle tercih ediyor. Ama bu sokağa bakan kapı hemen hep kapalı ve binanın giriş çıkışları kapının sol tarafında kalan kısmın altından yer alan yer altı geçidinden sağlanıyor. Bu geçit doğrudan bizim birimin bağlı olduğu kuruma uzanıyor. Tek yapmanız gerek şey, geçidin giriş kapısından girip, içerideki koltuğa oturmanız; göz açıp kapayıncaya kadar kendinizi kurumun bölge binasında buluyorsunuz. Orada bizim birime ait gibi görünen ama içi sadece bu giriş çıkışlar için kullanılan bir oda var. Benim gibi burada yatıp kalkmayanlar her gün kurumdaki o odada çalışıyormuş gibi oraya giriyor ve oradan buraya geçiyorlar.

Öyle çok fazla kişi de çalışmıyor zaten. Toplam on kişi var binada ve bunların yarısı birim faaliyetinden daha çok hizmetlerle uğraşıyor. Birime dahil olan sadece beş kişiyiz ama bütün iş bende bitiyor. Yok, öyle ekip sorumlusu falan değilim, hatta aramızda bir sorumlu da yok. Sorumlumuzun ofisi kurum binasında ve neden bilmem buraya bir kez olsun geldiğini görmedim. Bizim kurum güvenliğinden sorumlu olan arkadaşın söylediğine göre, ki o bu binanın bu hale getirilmesi sürecinin başından beri buradadır, sorumlumuz sadece bir kez, o da yenilenme çalışmaları bitip bu eski taş ev bizim birim için kullanılır hale geldiğinde gelmiş. Ondan sonra geldi mi bilmiyorum ama gelmesine de gerek yok, zira binanın her santimetresini odasının duvarındaki ekrandan görebiliyor. İstediği anda, bir sinek vızıltısını bile, tam olarak nereden geldiğini hissedecek şekilde duyabilir. Hatta, içerideki her yerin kokusunu tek tek koklayabilir.

Bunu başlangıçta, daha ilk görüşmede, özellikle söylediler bana. Benim için sorun olmayacağını belirttim ama sonuçta burayı ev olarak da kullanacağımdan, odamda özel anlarım için bana küçük bir alan ayrılmış oldu. Kurumun gizli toplantıları için kullanılan sanal duvarlara dayalı bir oda yaratabilen bir aletim olmuş oldu böylece ve bu öyle herkesin sahip olabileceği bir şey değil.

Boyutları belirleyip çalıştırdığınızda size istediğiniz büyüklükte sanal bir oda yaratabiliyor bu alet. Ama bu odanın sanal olması sizi yanıltmasın çünkü siz içeriden dışarıyı görebilmek isterseniz görebiliyorsunuz ama dışarıdan bakan biri kesinlikle sizi göremiyor. O odanın içerisindeyken dışarıdan bakan biri, cihaz çalışmadan önce ne görüyorsa yine onu görüyor ama yaklaştığında görünmeyen bir engele çarptığını fark ediyor. İçeriden dışarıya ya da dışarıdan içeriye, ne en ufak bir ses ne de en ufak bir görüntü ulaşması mümkün değil. Hatta en gelişmiş dinleme cihazları ile bile içeride ne olup bittiğini öğrenmek mümkün değil. Diyelim ki birisi sizin o odayı kurduğunuz yere önceden bir kamera ya da dinleme aleti yerleştirdi, o cihaz hiçbir işe yaramıyor çünkü bu odanın içerisinden dışarıya hiçbir manyetik dalga akışı yok ve içerideki tüm manyetik alan yaratan cihazlar bozuluyor.

Ben çok özel anlar ve uyku sorunu yaşadığım geceler dışında hemen hiç çalıştırmıyorum bu aleti. Neden bilmem, gerek duymuyorum ve hatta duşta ya da tuvalette bile açmıyorum cihazımı. Üstelik tuvaletim de banyom da odamın içerisinde mevcut.

Bu odayı, bu odada geçirdiğim zamanı seviyorum. Kullanılmadığını söylediğim giriş kapısının tam karşısında yer alıyor benim kaldığım oda. Oda deyip duruyorum ama aslında iki odadan oluşuyor kullandığım bölüm ve o iki odanın arasında da sanal bir duvar var ama bu defaki duvar diğerine göre daha korunaksız. Dalga kırıcı özelliği yok örneğin ya da diğeri gibi kurulmadan önceki görüntüyü vermiyor da bildiğiniz herhangi bir duvar oluyor. Güzel tarafı ise duvarı istediğiniz renge boyayabilmeniz. Ses yalıtımı da o kadar iyi değil. Olmasının bir gereği var mı derseniz yok tabi ki. Bunu söylemiştim zaten, olsaydı, sanal oda yaratan aletimi kullanırdım…

Ben daha çok okuma koltuğumun üzerinde zaman geçirmeyi tercih ediyorum ve uyumayacaksam yatağıma mümkün olduğunca yaklaşmıyorum. Hatta çok yoğun olduğumda ve arada dinlenmek ihtiyacı duyduğumda iki oda arasındaki duvarı da kaldırıyorum. Böyle zamanlarda bir bakmışsınız yatağın üzerinde sırt üstü yatıp kayıt yapıyorum bir bakmışsınız masanın başında notlar alıyorum. Notlar alıyorum dediysem bunlar o anda dikkatimi toplamak için yaptığım karalamalar. Yoksa, her ayrıntıyı, hele işle ilgiliyse hatırlayabilirim. Bir türlü sevemedim yazmayı ve sevmeyeceğim. Sorumluya verdiğim raporları bile yazmıyorum. Eğer çok ısrar edilir ve daha da üst makamlardan gelen bir rapor isteği olursa konuştuklarımı yazılı hale getiren yazılımı kullanarak bu işi hallediyor ve üzerinde ufak tefek düzeltmeler yaparak yolluyorum.

Böyle tüm gün aynı binanın içerisinde olmanın bir sonucu da, başta zaman algısı olmak üzere bazı algılarınızı yitirmektir. Günleri, ayları, mevsimleri ve hatta bazen geceyi gündüzü bile şaşırabiliyorsunuz. Benim için öyle en azından. Bu birimde çalışmaya başladığımdan beri, dört yıl oluyor, bu algı zayıflaması gittikçe kendini daha fazla hissettiriyor. Hiç umurumda değil oysa. Zamanla bir işim yok. Daha doğrusu, işim zamanla alakalı da kişisel olarak zamana dair bir şey bilmem gerekmiyor.

İşimin zamanla alakası var çünkü işim ölen insanların ölümden önceki son anlarını, son dakikalarını, son saatlerini ve mümkünse daha fazlasını öğrenmek. Projenin tasarımı çok daha öncesine dayanmakla birlikte, uygulamanın başlaması için karar verilmesi beş yıl öncesinde, uygulamaya başlanması ise dört yıl öncesinde oluyor. Yani benim işe başladığım tarih ve ben başından beri, hala deneme aşamasında olan bu işin için içerisindeyim…

Birinci bölüm sonu…

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder