Büyük şehir de olsa güzel ülkemin bazı kentlerinde yaşamak zordur. Öyle herkes için değil. Mesela, aynı işyerinde çalıştığım mesai arkadaşlarım için tersine keyiflidir bile. Anneme sorsanız başka yerde yaşamak bile istemez. Komşumuz Hasan Abi’ye sormayın bile, zira o burada yaşamanın faydalarını ve sağladığı avantajları anlata anlata bitiremez…
Büyük şehir de olsa güzel ülkemin bu kentinde yaşamak bazen çok zor benim için. Sevmediğimden mi? Hayır ve tam tersi, seviyorum, hem de çok, hem de öyle ki bir söz bile verdim o kente, elimden geldiğince hikayelerini anlatacağıma dair. Laf açıldığında, söz oraya geldiğinde susmadığımı bilen dostlarım bilirler ne kadar sevdiğimi. Öyle heyecanla anlatırım ki yaşadığı kentin bile dışına çıkmamış biri hayatında ilk defa yurtdışına gidip döndüğünde nasıl abartarak, övünerek ve keyifle anlatırsa gördüklerini, yaşadıklarını, öyleyimdir.
Büyük şehir de olsa güzel ülkemin güzel kentleri bazen size istediklerinizi vermez. Hayata dair beklentilerinizi karşılayamaz örneğin. Alıştıklarınızı ve alıştığınız için mutlu olduklarınızı size sunamaz. O alışkanlıkların bir parçası olan alıştığınız dostlukları, arkadaşlıkları, sohbetleri bulamazsınız. Aramanız gerekir, araştırmanız, uğraşmanız ve zorlamanız. Elde ettikleriniz güzel değildir; zira zorla olmuştur ve zorla güzellik olmaz. Öyle demiş atalarımız.
Tam buldum dediğiniz anda bulduklarınızın eksik olduğunu görürsünüz. Eksiltmiştir o kent onları ve bozmuştur. Siz bir şehirde yaşamazsınız çoğunlukla, şehir sizin içinizde yaşar. Ama içinizi kemiren bir kurt gibi yaşar, eksiltir bazen ve eksilttiklerinden kalanı bozar, bozulursunuz.
Büyük şehir de olsa güzel ülkemin bazı kentleri güzeldir de bu güzellik kendinden menkuldür. Bunun dışında bulduklarınız lütuftur. Daha büyük büyük şehirlerde hayatın parçası olan bir şey buralarda ekstradır ve her zaman olmasa bile bedeli de fazladır. Bir konser olduğunda örneğin, bu çölde bir vahadır ve kana kana su içer gibisinizdir. Festivaller olursa uğrar kentinize ve bu hayatınıza renk katan çok az şeyden bir olur. Konserler o kadar da az değildir elbette ama tüm yıl boyunca, Ahmet Kanneci gibi bir klasik gitar üstadını dinlemek en fazla yılda bir kere nasip olur.
Büyük şehir de olsa güzel ülkemin bazı başka kentlerindeki olanaklardan faydalanmaz ama kimileri. Konuştuğunuzda hep yapmak gerektiğini söyler ve olmamasından şikayet ederler ama olanın da kıymetini bilmezler. Örneğin, eski Sovyet ülkelerinden birine gidip gelmiş olan bir arkadaşınız, size, hem de ballandıra ballandıra, oralarda, köylerde bile her evde bir piyano olduğunu ve insanların mutlaka bir çalgı aleti çaldığını anlatır ve ne kadar güzel bir şey olduğundan dem vurur ama bulunduğu kentte olan ama benim bulunduğum kentte bulunmayan Devlet Opera ve Balesi’nin kapısından girmemiştir.
Çok kolay başkasında olanı övmek, en az o kadar kolay, “şöyle olmalı, böyle yapmak gerek” diye ahkam kesmek. Ama olmayanı, bulunmayanı bulunur hale getirmek zor, hem de çok zor. Taşıma suyla değirmeni döndürebilirsiniz belki ama taşıma suyla çölde vaha yaratamazsınız. Bir kova su da boşaltsanız, bir bidon su da taşısanız, karışır toprağa ve buhar olur gider. Bu yüzden belki, elimdeki suyu, bir kova mı bir bidon mu her ne kadarsa artık, içmeyi tercih ediyorum, kana kana, üstümü başımı ıslata ıslata…
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder