İş yeri servisinde gidiyordu Zeynep. Bilirsiniz mutlaka şu eski otobüsleri. Yıllarca, şehirlerarasında, uzun yollarda çalışan, yeni modeller çıktıktan sonra, ya köy otobüsü olarak ya da şehir içi iş yeri servisi olarak kullanılmaya başlanılanlar işte. Hani emeklileri andırırlar. Gerçekten öyleler ama, gerçekten emekli bir işçi gibidirler, yaşlandıkları için sıklıkla hastaneye giden, ilaçlar kullanan ve artık bunu bir yaşam tarzı haline getirmiş olan emekliler gibi sık sık arızalanır, arada yolda kalırlar. Giderken çıkardıkları sesler de öyledir ve hele ilk kalkış anında öyle bir horultu, öyle bir duman çıkarırlar ki ben hep arada bize kalmaya gelen anneannemin gece horlamalarını hatırlarım.
Zeynep her gün bu yolu çekmekten nefret ediyor ama aylardan sonra alışmış gibi artık. Bir önceki işi buna göre daha yakında olmasına rağmen o zaman bile şikayet ederken şimdi bu yola alışmış olmasını düşünmüyor bile. Düşünse buna şaşırması gerek, hatta şaşırmak ne kelime, işi bırakmaya varacak bir düşünce silsilesi ile sonuçlanacak. Üstelik böyle olduğunu bile düşünmez. Zira bunu düşünse her konuda böyle olduğunu, düşünmekten korktuğunu ve kaçtığını fark edecek.
Otobüse binmek için dolmuştan indiğinde, erken gelmiş olduğunu fark ettiğinde, köşedeki büfeden suyla birlikte bir de gazete almıştı ve şu anda onu okuyor. Okumaya çalışıyor mu demeliyim? Şu yanındaki kız yüzünden sayfaları çevirmekte zorlanıyor ve böyle giderse okumaktan vazgeçecek. Öyle oluyor. Gece yine iyi uyuyamadığı için lensleri batıyor gözüne ve bu yüzden okumak da gelmiyor içinden zaten. Katlıyor gazeteyi ve kucağındaki çantasının içine sıkıştırıyor. Çantasını açtığında kitabını görüyor ve elini çantanın içine bile sokuyor kitabı almak için ama daha o an vazgeçiyor. Bunun yerine telefonunun kulaklığını çıkarıyor. Müzik dinlemeye karar veriyor. Karar denebilir mi buna? Yani insan öyle bir durumda karar alır mı? Bir anlık bir şey sonuçta. Neyse bir önemi olduğu için değil öylesine aklıma geldiği için sordum.
Bu sıkıntısının, gece uykularının bölünmesinin bir nedeni de hasta olacak olması olabilirdi. Sabah duşa girdiğinde, göğüslerinin sertleştiğini fark ettiğinde de düşünmüştü bunu. Gerçi şöyle bir aklından geçivermişti demek daha doğru ama şimdi bir de karnı ağrımaya başlayınca, aklına yine gelmiş ama bu defa geçip gidememişti. “Mahalle kadınları gibi, hasta olmak deme şuna ya!” Can söylerdi böyle ve ilk defasında Zeynep bir şey diyemeyince Can devam etmişti: “Gayet doğal bir şey bu ve kesinlikle bir hastalık değil, hastalıklılık değil. Hatta sağlıklı bir şey ve sağlıklı olmanın göstergesi. Ne anlamı var hasta olmak demenin.” Şimdi içinden Can’ın taklidini yapıyor ve “çokbilmiş sen de” diye geçiriyordu. O gün böyle demişti ama sesi ve yüzü biraz daha sevimli bir hal almıştı.
Bu konu üzerine çok tartışırlardı ve konu kadınlar ve kadın hakları oldu mu Can kraldan çok kralcı kesilirdi. Zeynep de bu konuda çok hassas biriydi. Hayatına giren erkeklerin ona karışmasına, giyimine kuşamına laf etmesine, özgürlüğünü kısıtlamasına izin vermez ve kıskançlığa hiç tahammül edemezdi. Hatta bu yüzden hiç gözünü kırpmadan ve tereddüt etmeden ayrılabilirdi sevgilisinden. Üstelik ne kadar çok severse sevsin. Böyle söylerdi Can’a ve hatta onunla bile tartışmışlardı bir iki ama O, “ne dersen de haklısın ama işte ben de bazen böyle tahammül sınırımı aşıyorum ve yapıyorum böyle şeyler. Ama burada iş sana düşüyor Zeynep ve eğer ben sana karışırsam bana izin verme. Böyle durumlarda bana bu sözümü hatırlat ki kendime geleyim” demişti.
Zeynep saçma bulmuştu bunu. İnsan yapmayacaksa yapmaz zaten demişti ama bir iki defa yaptığında gerçekten de işe yaramış, Can’ın kızgınlığı ve kıskançlığı geçivermişti. En ilginç tarafı buydu aslında Can’ın. Zeynep en çok bu yanını seviyordu. İnsanların genellikle, düşündükleri ve söyledikleri ile yaptıkları farklı olurdu. Bu çelişkiyi, o insanlara, biri hatırlattığında ya bir bahane bulur ya da söylediklerinin tersi davrandığını kabul etmezlerdi. Can öyle değil ama ya doğru bildiği şeyi yapar ya da yanlış olduğu şeyi yapıyorsa bunu değiştirmek ve doğru bildiği şekilde yapmak için çaba gösterir.
Eleştiriye açık olmak denilen bir şey vardır bilirsiniz. Bu bazen öyle bir şeydir ki iki insan karşılıklı bir araya geldiğinde, bir tür günah çıkarma seansları yaşanır. Çoğunlukla da bu, o anda, karşı cevap bulunamadığı için ya da kendisiyle çelişmemek için kabul edilen bir şeydir. Belki, o tartışmanın etkisiyle, belki öyle görünmek için bir iki gün dikkat eder kişi kendisine ama sonra yine eskiye döner. Hep samimiyetsizdir ama, eleştiriye açık olmak da eleştirilen şeyi düzeltmek de… Çoğu zaman ve daha tehlikeli olarak da kişiliksizliktir.
Can bu konuda görebileceğiniz en ilginç adamlardan biridir. Kesinlikle samimiyetsiz değildir anlayacağınız ve bu Zeynep için daha da katlanılamazdır. Bu yanını sever, takdir eder, kimi zaman bu yüzden gizli bir saygı duyar ama yine de kabul etmek istemez böyle olduğunu. “Bıktım artık senin sürekli bu beni saçma sapan adamlarla kıyaslamandan!” Can’ın sözleri bunlar, Zeynep’in bu kabul edememesine isyanı. Eğer biri sizi olumlu anlamda şaşırtıyorsa, ilk tepkiniz inanmamak ve o insanı küçümsemek oluyor. Değil mi ya, siz ne insanlar görmüşsünüz, iyi görünüp sonradan size kazık atan ve bu yeni kişi de böyle olacaktır. Zeynep hep yaptı bunu Can’a, hep inanmadı ve hep küçümsedi. Takdir de etti, saygı da duydu ama hep aklında bu vardı. Başkalarına benzetmekte buydu; öyle olduğunu kabul etmeme, edememe.
Can’ın yüzü geliyor aklına Zeynep’in. İki gün önceydi, Cumartesi akşamı ve bir kitabevindeydi. Girişte sağ tarafta kitaplara bakıyordu, arkada, arka sıradaki kitaplara bakan Gürhan vardı. Yanından birinin geçtiğini fark edip de başını kaldırdığında Zeynep, yüzüne bakan bir yüz gördü, Can’ın yüzü. Yanından geçiyordu ve gözlerinin içine bakıyordu. Küçümseme, aşağılama, iğrenme vardı bakışlarında Can’ın ve bu ilk defaydı, ilk defa bakıyordu Can’ın gözleri böyle. Bakıyor ve geçiyordu. Kısa bir andı bu, kısacık ama ömürlük bir an. Kendini dışarı atmıştı Zeynep, koşuyordu. Onun koştuğunu gören Gürhan’da koşmuştu peşinden ve ne olduğunu anlamamıştı.
Kitabevinden uzaklaştıktan sonra yetişmişti Gürhan Zeynep’e. Kolundan tutmuş ve ne olduğunu anlamadan sakinleştirmeye çalışıyordu. Canı acıyordu Zeynep’in, Gürhan çok sert sıkıyor ve onu durdurmaya çalışıyordu ama Zeynep ona yürümesini söyledi, gitmek istiyordu ve gittiler. Eve gitmek istedi Zeynep, Gürhan hiçbir şey anlamadı ama gittiler. Yol boyunca hiçbir şey sormamış ve anlamaya çalışmıştı Gürhan ama anlamıyor, sadece Can’la ilgili olduğunu tahmin ediyordu. Evdeydiler ama Zeynep artık çıkmak istiyor. Çıkmak ve otogara gitmek istiyordu. Gürhan’la kavga etmeye başlamışlardı bu yüzden. Sıkıyordu Gürhan, Zeynep’in kolunu ve canı acıyordu. Kurtulmaya çalışıyor bir yandan, diğer yandan da “beni bırak, bırak gideceğim” diyordu.
Gürhan o anda vurmuştu Zeynep’in yüzüne. İyice deliye döndüğünü gördüğünde de bir tane daha vurmuş ve sonra karnına yumruk atmıştı. Dördüncü defa dayak yiyordu Zeynep Gürhan’dan ve yine ne gidebiliyor ne de ona engel olabiliyordu. Karnına yediği yumruktan sonra olduğu yere yığıldı. Dayanılmaz bir acı çekiyordu ve ağlıyordu. Niye ağlıyordu? Yediği dayağa mı, canının acısına mı, Can’ın o bakışına mı?
Otobüste gidiyordu Zeynep, iki gün önceki gibi sessizce ağladığını fark etti ve karnı ağrıyordu. O regl olacağını düşünüp karnının ağrısını buna yoruyordu ama hani gözler yalan söylemez denir ya, hiç de öyle değildir. Bazen en güzel yalanı gözler ve gözyaşları söyler. Gözünde yaş vardı Zeynep’in ve hangisi yalandı bunu bilemiyordu artık…
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder