İçimden gelmeyen, istemediğim şeyleri yapmaktan nefret ediyorum. İlk yazıyı yazdıktan, ikincisini yazacağımı söyledikten ikincisini yazmaya başlayıp yarım bıraktıktan bir süre sonra bir türlü yazıya devam etmek istemedim. Bitmeyecek bir yazıydı ya da benim bitirmek içimden gelmiyordu…
Öte yandan hem yeni bir yazıya başlayamıyordum bu yazı yüzünden hem de kendime bir söz vermiştim, hiçbir şeyi yarım bırakmayacaktım. Bir de dumansızlığa alışmaya çalışan bir zihinle yazınca ortaya bu çıktı…
Her daim iradeci olmaya çalıştım ve iradeci olmak gerektiğini savundum. Bundan ayrıca bahsedebilirim ama bu iradeciliğin hayata bakışla alakalı olduğunu belirtmeliyim. Yani sonuçta hayatta yaşadığımız sorunlar karşısında var olan duruma, koşullara küfretmek bir tercih olabilir ama eğer amaç çözüm bulmaksa ya koşulları ya da kendinizi değiştirmeniz, bunun için mücadele etmemiz ve sonuçta çözümü kendi içinizde aramanız gerekir. Bilinen bir şey mi bu? Öyle zannediliyor…
Bir önceki yazıda başarısızlığın sorumluluğunun insanın kendisi olduğu fikrine dair yazacağımı söylemiştim ya, bu konudaki eleştirimle bir önceki paragrafta yazdıklarımın farklı şeyler olduğunu söylemek durumundayım. Oysa ilk bakışta nasıl da aynı kapıya çıkacak gibi görünüyorlar değil mi?
Çıkmaz ve çıkmayacak, emin olun!
Denmektedir ki birileri çok iyi yerdeyken diğerlerinin daha kötü bir konumda olmasının tek nedeni birisinin çalışmış ve başarılı olmuş olması, diğerinin tembel ve başarısız olması. Daha insaflı değerlendirmeler, elbette başka koşulları hesaba katıyor ama koşulları hemen hemen aynı insanlar için genellikle yukarıdaki değerlendirme olduğu gibi geçerli.
Üstelik başarı konusunda yaratılmaya çalışılan imaja, kariyer sitelerine, insan kaynakları gazetelerine, kişisel gelişim kitaplarına bakarsanız aslında gözünüzün önüne bir perde çekilmeye çalışıldığını görürsünüz. Bu perde, insanları, bir bütün olarak, önsel anlamda eşit koşulda yarıştıklarını varsaymaktır. Bakmayın siz, yeteneğinize göre, eğitimize göre iş bulun vs. teranelerine, bunu söylüyorlar, çünkü bir yandan da işlerine en çok yarayacak, en uygun adamı bulmaya çalışıyorlar; ama iş başarılı olmuş insanların hayat hikâyelerine gelince tüm eşitsizliklerin üzerine bir anda perde çekiliveriyor ve çok genel geçer olduğu iddia edilen bir başarı tanımı size dayatılıyor…
Uzatmamak adına neyi kastettiğimi anlatacak birkaç örnek sıralayıp bitireyim olur mu?
Örneğin bugün işsiz olan birini, başarısız olarak değerlendirebilir miyiz? Birileri bu soruya evet diyor ve her durumda birinin işsiz olmasının kendi beceriksizliği olduğunu iddia ediyorlar. Ama diyorsunuz bu ülkedeki işsizlik oranlarına bakarsan bu ülkenin zaten neredeyse dörtte biri işsiz. Birileri diyor ki ama yüzde yetmiş beşinin işi var ve o yüzde yirmi beş eğer hak ediyor olsaydı, kendini geliştirmiş olsaydı, işine sıkı sarılsaydı, okuduğu okulda kariyer geliştirme kurslarına gitseydi, okurken onlarca staj yapsaydı, dil öğrenseydi, sonuçta kendisini “iş gücü piyasasında” değerli kılacak bir şeyler katsaydı kendisine, o da şimdi o yüzde yirmi beşin içerisinde olurdu…
Ama diyorsunuz ki bu işsizlerin içerisinde çok yetenekli olanlar ve alanında uzman olanlar var, onlar ne olacak? Birileri diyor ki demek ki yeterli değil ve devam ediyor. Çağımızda her an yenilenmek, her an kendimizi geliştirmek gereken bir çağ ve o yetenekli dediklerin işsiz ise demek aynı işi onlardan daha iyi yapan daha yetenekliler var…
Hemen soruyorsunuz, peki ama birincisi, buna göre kendini geliştirmenin bir sınırı yok ve her an ama her an, hayattaki her şeyi erteleyerek kendini geliştirmekle mi uğraşacak insanlar ve ikincisi, bir insan doğuştan bazı yeteneklere ya da özelliklere sahip değilse bu onun başarısız olmayı hak ettiği anlamına gelmiyor mu? Bu aslında bir nevi ırkçılık ya da şovenizm değil mi? Tek fark, bir ırkın üstünlüğünü savunmak yerine “doğal yeteneği olanları, doğuştan zeki, güzel vs olanları” herkesin üstünde tutmak ve her şeyi hak eden insanlar olarak görmek demek değil mi?
Çok basit bir şey söyleyeyim. Yemek yemek, insan için en temel ihtiyaç değil mi? Ve denklem çok basit: yemezsen ölürsün… Peki bir insan sırf doğuştan bazı şeylere sahip değil diye, üstelik çalışmak ve başarılı olmak da istiyorken, bunun için elinden geleni yapıyorken, bir türlü olmuyor ve birilerinin başarı dediği standartları tutturamıyorsa ölmeli mi?..
Bu hiçbir şeye sahip olmaya hakkı olmadığı anlamına mı geliyor? Yine çok basit bir şey sorayım, hayaller için bile paraya mı ihtiyacınız var? Sırf kişinin kendisinden kaynaklanmayan nedenlerle para sahibi değilse, çok basit hayalleri bile kurmamalı mı?
Hayat, insan yaşamı bu kadar ucuz ve bu kadar basit mi? Kapitalizmde evet, kapitalizmde insan hayatı kesinlikle çok ucuz ve hatta değersiz. Ve buradan başta söylediğim şeye geliyoruz. Evet, ben iradeci bir adamım ve irade kimi zaman kendimizi değiştirmek için kullanılır ve kimi zaman kendimizi değiştirmek yetmiyorsa, sorun tek başına bizde değilse koşulları değiştirmek için kullanılır.
İkili insan ilişkilerinde her zaman değil ama toplumların kaderi söz konusu olduğunda irade koymadan hiçbir şey değişmez. Ve zaman, değiştirmek zamanı…
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder