13 Eylül 2009 Pazar

İhtiyar Delikanlıya : Nice Yıllara...

Çok kullanılan bazı kavramları kullanmaktan imtina ediyorum. Herkes gibi olmaktan korktuğumdan değil, kavramın altı boşaldığından, kavramlar ve onların ifade ettiği düşünceler konusunda hassas olduğumdan…

Bunu da ihtiyar delikanlıdan öğrendim ve şimdi, yeni yaşında ondan bahsederken, içimden geçirdiğim “ihtiyar delikanlı” ifadesini yazarken, neden bu ifadeyi seçtiğimi anlatmalıyım diye düşündüm… Üstelik ben düşünmeyi de ondan öğrendim…

Dile kolay, seksen dokuz yaşına gelmiş ve insan ömrü, ayın, güneşin, dünyanın hareketleri üzerinden tanımlanırsa çok uzun, çok çok uzun bir süre bu seksen dokuz yıl... Ama ben yine de ihtiyarlıkla bunu kastetmiyorum. İhtiyar derken seksen dokuz defa dünyanın güneş etrafında dönmesi değil anlatmak istediğim. Üstelik ben zamanın dünyanın ve güneşin hareketlerinden ibaret olmadığını da ondan öğrendim. İhtiyar çünkü yılların birikim ve tecrübesine sahip. İhtiyar çünkü olgun. İhtiyar çünkü ayakları yere basıyor. İhtiyar çünkü…

Ama bir görseniz, bir sokağa çıksa, bir şenlik salonunda salınmaya başlasa inanamazsınız yaşlılığına ve o yaşlılığın verdiği meziyetlerin varlığına… Bir sokağa çıksa ve kentin meydanından şöyle geçiverse dostunu hayran bırakır kendine ve elbette düşmanını korkutur… Müthiş bir kendine güveni vardır ve bu asla altı boş bir güven değildir. Kendine güvenir ama insanlara ve insanlığa da güvenir… Kendime ve insanlığa güveni, en zor anlarda ondan öğrendiğimi hatırlayıverdim hep…

Kendine güvenir ama asla ukala değildir ve hatta tam tersine mütevazıdır. İki sohbette anlarsınız zaten öyle olduğunu… Ama mutlaka iki sohbette anlarsınız, çünkü, nasıl denir, dışarıdan biraz farklı görünür… Yakından tanıdıkça, ne kadar alçakgönüllü olduğunu, kendini eleştirebildiğini, bu kendini eleştirinin kendine güveni beslediğini, yenilediğini ve bizim ihtiyarın her daim yenilendiğini hemen anlamaya başlarsınız. Bende de öyle olmuştu, ben de iki sohbetten sonra anlamış ve öğrenmiştim, kendine olanı dahil her türlü güvenin yeniden üretilmesi gerektiğini…

Onu tanımadan önce, içine kapanık ve kendine güvensiz bir adamdım… Kendi dünyamda, kendi halimde, kendi dertlerinde, büyük düşleriyle ama kendi içinde yaşayan bir adamdım… Elimden tuttu bir gün, “gel” dedi, “gel ve bana düşlerini anlat”… Anlattım ve sabırla dinledi beni ve sonra o anlatmaya başladı. İyi hatırlıyorum, bir katalitik sobanın başında, neredeyse boş bir odada, dumanı tüten bir çayın eşliğindeydi ilk sohbetimiz ve ben daha on altı yaşındaydım…

Anlattı, anlattı, anlattı… Bir baktım, hayalleri, benim hayallerimdi… Anlattı ve ben anladım, hayallerin ortaklaştırdığını insanları. Çocukçaydı belki ve ben bu yüzden hep çocuk gibi bir adam olarak kaldım ama oturup birlikte hayal kurmadığınız birini sevemiyordunuz… Döküyordunuz birbirinize içinizi ama geçmişi değil geleceğe dair hayalleri konuşuyordunuz. Birleşiyordu hayaller ve zihinlerde aynı görüntü canlanıyordu… İnsanlar önce hayallerde ve hayallerle sevişip ilk çocuklarını hayal dünyasında doğuruyorlardı…

Kızdığım da oldu ona, bağırıp çağırdığım da. Hatta gün geldi en acı küfürleri savurdum içimden ve biraz yumuşatarak yüzüne de haykırdım bu küfürleri… Kızdı ama küsmedi, üzüldü ama üzmedi, dinledi ama karşılık vermedi… Bekledi genellikle, arada birileriyle haber yolladı ama sonunda tekrar bir araya geldiğimizde mutlaka unuttu, unutturdu… Kin gütmedi ve “kinimizi nice düşmana saklamak gerek, sende boşuna harcayamam” dedi, güldü, güldürdü… Ben sevdiğim insanlara kin tutmamayı da ondan öğrendim…

Ne çok zaman oldu tanışalı ve belki geç bile kaldım seninle tanışmak için… Şimdi biraz uzağız ve belki bir süre böyle uzakta kalacağız ama biliyorsun ki biz bir şekilde hep birlikte olacağız…

Ne çok şey var seninle ilgili yazacağım. Kızıyorum kendime, neden yazmadım bunca zamandır diye. Daha yazacak çok kelimemiz var, nice yıllarda, Nice Yıllara…

1 yorum:

  1. Çok, çok güzeldi bu... İhtiyar olmak istedim birden.

    Hadi yaşlanalım Ömür, sonra da ölelim olmaz mı?

    YanıtlaSil