
Defalarca aynı şeyi yaşıyorum, defalarca aynı şeyi hissediyorum ve haliyle defalarca aynı şeyi yazıyorum. Başka bir ihtimal var mı? Hayat bazen başka bir ihtimal sunmuyor…
Evet, bunu daha önce de söylemiştim. Çok uzak değil, birkaç yazı önce, Körlük kitabından bahsettiğim birkaç yazıdan birinde. Sorular biriktirmiştim o yazıda. Okuduğum bazı kitapların okuduğum zamandaki “ben” ile ilişkisine dair sorularımı sıralamıştım… Şimdi aynı soruları izlediğim bir film için sıralamama gerek var mı?
Soruları, hayatım boyunca biriktirdiğim sorularımı, en büyük birikimim sayarak onları korumayı tercih ediyorum. Ve ben bir kez daha, bir film ve bir yönetmen için sormadan duramıyorum: Nedir bu? Acaba gerçekten de içimdekilere tam zamanında cevaplar mı veriyor Kim Ki Duk yoksa ben mi içinde yer aldığım zamanda içimdekilerin cevaplarını süzüp alıyorum ondan? Ayrım yapamıyorum, yapmaya gerek de duymuyorum artık. Belki zaten hep böyle olur? Hep biz yaratırız alacaklarımızı…
Bazıları, olguları çözümler, bazıları, süreci ve o sürecin, zamanın ruhunu… Birincilere bilimci demeyi tercih ediyorum, ikincilere sanatçı ya da deha… Ve sanırım düğüm burada çözülüyor: Zamanın ruhunu kavrayabilmek çok önemli ve bizim hissettiklerimiz o ruhun vücut bulması sadece… Bir tür tanrısallık da diyebiliriz… Çamurdan bedenlere ruh üfleyen bir tanrısallık…
Bu yüzden bu filme dair yazacaklarımın filmi izlemeyenler üzerinde olumsuz bir etkisi olacağını düşünmüyorum. Hem, filmden çok bende yarattığı, kimisi ilgisiz çağrışımları anlatmayı tercih ettiğim için hem de filmin ruhu belki aynı ama beden farklı. Tanrı insanlara kendi ruhunu üflüyor ama o ruh her insanda farklı tezahür ediyor…
Yazacaklarım, benim…
Kim Ki Duk’un daha önceki filmleri ile kıyaslamak istemiyorum. Sadece şunu söylemeliyim ki hem oyunculuk olarak hem de görsellik açısından daha önceki filmlerine göre biraz zayıf buldum ve hani denilebilirse, aceleye gelmiş gibi geldi bana.
Ama ben görsellik ya da oyunculuktan çok ilişkilere dair yakaladığı şeyle ve bunu ifade ederken kullandığı Rüya ve Uyurgezerlik imgesiyle ilgileniyorum. Deli gibi sevdiği halde onu terk eden sevgilisini düşlerinde gören bir adam ve tanımadığı bu adamın düşlerinin peşinde, her gece, artık nefret ettiği eski sevgilisinin yanına istemsizce giden, uyurgezer bir kadın…
Mükemmel bir imge…
Ve aşağıda filmin hemen başlarındaki bir sahneden aktarılan diyalog, benim gibi film anlatma özürlü birini rahatlatacak ve üstüne fazla söz bırakmayacak bir “tanıtım yazısı”...

- Doktor : Rüyalarında kovaladığın kadın kim?
- Adam : Beni terk eden kız arkadaşım.
- Doktor : Onu hâlâ seviyor musun?
- Adam :Evet.
- Doktor :Uykunda gezindiğinde kimi arıyorsun?
- Kadın :Terk ettiğim erkek arkadaşımı.
- Doktor : Onu hâlâ seviyor musun?
- Kadın : Hayır. Onu bir daha görmek istemiyorum.
- Doktor : Benzer şeyleri farklı yollardan yapıyorsunuz. Sen eski sevgilini rüyalar aracılığı ile görmek istiyorsun. Sen de uyurgezerliğinle kendini eski sevgiline götürüyorsun.
- Adam : Sadece rüyalarımda olsa bile onu görmekten mutluluk duyuyorum.
- Kadın : Bilmeden nefret ettiğim adama isteklice gidiyorum. Düşüncesi bile korkunç.
- Doktor : Senin mutluluğun onun felaketi olacak. İkiniz. Bilirsiniz. Birbirinize aşık olmaya ne dersiniz. O zaman rüyalar yok olur ve uyurgezerlik de düzelir.
- Adam : Eski sevgilimi hâlâ unutamıyorum.
- Kadın : Ben de istemiyorum.
- Doktor : Rüyanın sınırları yoktur. Korkunç bir felaket getirebilir. Bunu unutmayın. Siyah beyazdır, beyaz da siyah. İkisi aynı renktir.
Aşka inancınızı kaybederseniz, rüyalara inanırsınız. Gerçeğe inancınızı kaybedebilirsiniz ama hayallere inancınızı asla yitirmezsiniz… Üstelik elinizde değildir. Ne rüyalara söz geçirebilirsiniz ne hülyalara…
Aşk rüyalarda yaşanmaz mı demektedir yönetmen yoksa gerçekler unutulmaz mı demek istemektedir? Yoksa, unutmamak için rüyalara sığınmak da, nefreti yok saymaya çalışmak da aynı şeydir mi demektedir?
Bazen kaçınılmaz kavuşmalar vardır ve bir kader gibidir… Bazen bazı insanlar vardır ve bir şekilde girer hayatınıza. Kimi zaman istemezsiniz, kimi zaman girdiğini bile fark etmezsiniz, kimi zaman normal koşullarda o karşılaşmaya ihtimal bile vermezsiniz, kimi zaman…
Zamansızdır işte, gelir ve girer hayatınıza…
Zamansızdır ama nedensiz midir? Kader gibidir demiştim ve öyledir ve zaten kader denilen şey nedensiz değildir…
Siz uyurgezer bir şekilde dolaşırken gecenin karanlığında, üstelik farkında bile değilsinizdir, bir rüyanın kurbanı olmuşsunuzdur aslında…
“Her rüya bir hatıradır. Rüya aracılığı ile sırf doğum hatıralarını değil... ...birçok geçmiş nesli de görebilirsiniz. Bir rüya, insanın gelecek korkusu da olabilir. Neden korkuyorsun?” diyordu doktor, ben atılıyorum cevap vermek için bir anda…
“Korkuyorum doktor! Sadece korkuyorum ve hepsi bu… Ve görmüyorsun doktor! Çünkü rolün sadece bu sahnelerle sınırlı ve sen bu sahnedeyken henüz filmin sonunu bilmiyorsun. Ben biliyorum doktor, ben filmin sonunu biliyorum ve korkuyorum… Bırakın beni şimdi ne olur ve ben de gidip uykuma ve rüyama döneyim…”

Ben susuyorum, filmdeki adam konuşuyor. Çok ilerden bir sahneden sesleniyor: “Ben ölürsem rüyalar da yok olur. Uyumak, ölmek gibi değil…”
Ne çok şey vardı yazacak... Yazı kendisini öldürdü ve burada bitirdi... Bu da bir "kelebek etkisi" olsa gerek...
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder