29 Mart 2009 Pazar

Bu Satırları Yazarken...

Bu yazı, Düşünkara Fanzin’in Nisan’da çıkacak olan 8. sayısı için hazırlamıştır…

 Bu satırları yazdığım masanın arkasında, kitaplık yer alıyor. Kitaplar kitaplıkta, kitaplığımda, kitaplığımın raflarında durduğunda huzur doluyorum.

Bu satırları yazarken gözümün önüne kitaplar geliyor, raflar, raflarda kitaplar, kitapçı raflarında kitaplar… Tıpkı bir kitapçıda dolaşır gibi geriliyorum. Ne çok kitap var diyorum okuyacak ve ben hangi birini okuyabileceğim, şu kısa insan hayatında. Zamanı yenmek istiyorum, yenemiyorum; beni çoktan terk eden baykuşum yok artık arkamda. Kendimi sahipsiz yılbaşlarının öyküsünü yazarken buluyorum.

                Bu satırları yazarken, sahaflarla dolu bir sokakta, sahafların arasında gezindiğimi hayal ediyorum. Anılarım geliyor gözümün önüne, sahafların önünde, cebimizdeki son parayı o sahaflarda bırakıp gidişimiz. Sonra, cebinde parası kalmadığı için, son çare olarak kitaplarını o sahaflarda gözden çıkaranlar…

                Bu satırları yazarken, kitaplar geliyor aklıma, dönüp arkamı, kitaplığıma baktığımda, göremediğim kitaplar. Hayali birkaç raf ekliyorum kitaplığıma ve dizmeye başlıyorum, bir zaman sevdiğim kadınlarda bıraktığım kitaplarımı ve her defasında bir daha bırakmayacağıma söz verişimi. Sahipsiz bıraktığım için kitaplarımı kendime kızıyorum, vefasız yüreklerin vefasız gözlerinde, gözden düşeceklerini düşünüyorum.

                Bu satırları yazıyorum…

***

                Elimdeki kitabı görünce, “Senin de işin gücün kadınlar ve erkekler olmuş” diyor, her an gülmesini becerebilen bir kadın. “Yanılıyorsun, bir işim de eşcinseller” diyorum, birlikte gülüyoruz.

                Ve doğru… Doğru, bu ara hep bunları okuyorum ve sonuçta bu satırları biraz da tavsiye olsun diye yazıyorum. Kadınlar ve erkekler konusunda son dönemde okuduğum ve okunması gerektiğini düşündüğüm birkaç kitabı hemen yazıyorum: Birincisi, sayfamda daha önce hakkında yazdığım, Murathan Mungan’ın Seçtikleriyle Erkeklerin Hikâyeleri. Tamamı erkek yazarların öykülerinden derlenen bu kitap bence uzun uzun yapılabilecek pek çok kuramsal çalışmadan daha fazla erkekleri anlatıyor. İkincisi, yine aynı bağlamda, erkeklerin hayatında askerliğin yerini anlatmak için hazırlanmış, çok özgün bir kitap olan Pınar Selek’den Sürüne Sürüne Erkek Olmak. Üçüncüsü, benim “karşılaşan kadınların karşılaştıkları” kitabı diye adlandırmayı tercih edeceğim, pek çok altı çizili cümleyi her an okumak ve her an paylaşmak istediğim, yine bir Murathan Mungan kitabı olan Kadından Kentler.

                Bundan tam on iki yıl önce bir dergide “Türkiye’de Neyin Romanı Yazılır?” başlıklı bir yazı okumuştum. Yazının içeriğinin şimdilik bir önemi yok ama her daim zayıf ve her daim seçmeci olan belleğimde geçenlerde bu soru ve bu yazı dolaşıvermeye başladı birden; Ozan Özgür’ün Gecenin Kapıları kitabını okuyordum… Türkiye’de çok şeyin romanı yazılabilirdi ve yazılmıştı ama bu yazılmamıştı. Türkiye İşçi Partisi üyesi yedi gencin, bu ülkenin geleceğinden yedi fidanın, yedi onurun, onurlu yaşamın gecenin karanlığında, bugün yaşadığımız karanlığın kapısından içeri itilişinin romanını kimse yazmamıştı… Yazsaydı da eğer hiç böylesi yazılmamıştı der miydim bilmiyorum ama ancak bu kadar etkileyici ve bu kadar güzel anlatılabilirdi diyebiliyorum.

                Kitaplar söz konusu olduğunda, hele de kitap önermem isteniyorsa, öyle bir liste yaparım ki başka bir şey yazmaya yer kalmaz. Böyle ama yeriniz dar olduğunda da insanın oynayabileceğini görmüş ve öğrenmiş bulunuyorum. Bu yüzden, bir oynama denemesi olarak birkaç kitabı ve/veya yazarı sıralamak istiyorum: Ahmet Ümit, Bab-ı Esrar; Mehmet Eroğlu, Kusma Kulübü ve Yürek Sürgünü; Kazuo Ishiguro, Beni Asla Bırakma; Nedim Gürsel, Allah’ın Kızları; Haruki Murakami, İmkansızın Şarkısı; Ferenc Molnar, Pal Sokağı Çocukları…

***

                Zamanla hep sorunu oldu insanın, hele sorunlu zamanlarda daha çok, tarihin hızlı aktığı dönemlerde en çok… Kiminde durdurmak istedi, kiminde geriye döndürmek, kiminde yok sayıp üzerinden atlamak geçecek zamanın.

                Örneğin Günter Grass’ın romanı Teneke Trampet’te Oskar zamanı durdurmaya çalışıyordu büyümeye direnerek. Volker Schöndorff bunu çok etkileyici bir şekilde filme aldı. Bilim kurgu üzerinden atlamaya, geçecek zamanın ötesine ulaşmaya çalışıyordu. Yüzlerce kitap yazıldı bu alanda ve yüzlerce film yapıldı, tıpkı yazılacak ve yapılacak olanlar gibi.

Savaş, ölüm, açlık, yoksulluk, kısa yirmi yüzyılın hemen öncesi ve hemen sonrası ile bir özeti gibi değil mi? Hele de savaş, hele de ölüm… Ah bir zamanı geriye alabilsek… Geriye dönsede zaman, savaşta ölenler dönmez usta, sen ne kadar hünerli bir saatçi de olsan döndüremezsin. Geriye doğru da dönse hayat, zaman felaketlere akar… Tuhaf bir hikaye mi yoksa, tuhaflık gerçeğin ta kendisi mi? Bu bir yana, Benjamin Button’un hikayesi derslerle dolu…

Zaman akar, evet. Karabasanlar yaşar insanlar. Bunlar gerçek ama insanların hayalleri de öyle, öylesine gerçek. Hayaller gerçek ama hayalleri karabasanlara dönüştüren basit bir gerçek daha var: “Çok Aptalca! Tüm umutlarının gerçekleşmesi için hiç verilmemiş bir söze bel bağlamalı mıyım?” Sadece bu cümle için bile izlenebilecek olan Revolutionary Road filmini bir de şu cümleyi aktararak izlenmesi gerekenler listesine ekliyorum: "Şimdi anladım! Pek çok insan umutsuzluğa düşer ama... Umutsuzluğu görmek cesaret isteyen bir şeydir... Vay canına!"  

***

Zaman ve hayal… Ve umut… Umut etmek, beklemek, umutlu düşler görmek, umudu söylemek… 

Şimdi bu satırları yazarken örneğin, bir yandan da “Sonsuza kadar sürmez bu çirkin zafer, bu kıyamet senfonisi bir gün biter” sözleri geliyor kulaklarıma. Almora’nın son albümüne adını da veren Kıyamet Senfonisi şarkısında geçiyor bu sözler. Üç ya da dört yıl kadar önce tanıdım Almora’yı. İlk dinlediğim albümleri Kalihara’s Song, ikincisi Shehrâzad’dı. O günden beri de en çok dinlediğim gruplardan biridir. Dinlemediyseniz…

 

1 yorum:

  1. kendimden o kadar çok şey buldum ki yazıda, arkamda kitaplığım,kitaplar... okumak istediğim, aldığım, hala okuyamadığım...

    bir de baykuşum, ben de yitirdim onu son zamanlarda sanırım...
    hatırladım "bir yılbaşı öyküsü"nü, yıllar öncesi geldi aklıma, bir de bana düşündürttükleri. birsürü kişiye hediye etmiştim ama ya benimki? yok şimdi kitaplığımda, bulmak birdaha almak lazım.

    daha, diyecek daha çok şey var ama kısaca; öneriler kaydedildi, ayrıca düşünkara'nın 8. sayısı alınacak :)

    son söz yine Ozan Özgür'ün olsun, geçen hafta beni kendime getiren sözü;

    "... aydın olmak, sanatçı olmak, kelimenin tam anlamıyla birey ve yurttaş olmak, ülkesini tüm kusurları ve mükemmellikleri ile, uyanmayı beklediği geçici uykusuyla sevmek demektir."

    YanıtlaSil