29 Nisan 2009 Çarşamba

Başka Türlü Olmalıydı... (Öykü - 24)

“Olmuyor! Lanet olsun ki başka türlü olmuyor! Başka türlüsünü beceremiyorum!” dedi, başını yuvarlak, eskimiş ahşap görüntüsü verilmiş, sigara ve bira kokularının sindiği masaya koymadan hemen önce. Yanaklarına dayalı sağ kolu, sanki kendiliğinden düşüvermişti; tıpkı başının o kolunun üzerine düşüşü gibi. Diğer elinde hem bardağı hem sigarası vardı. Eğer, sigarayı ve bardağı elinde sıkı sıkı tutuşunu görmüyor olsanız sızıp kaldığını, hatta oracıkta, söylemesi gereken son cümleyi söyleyip gönül rahatlığıyla ölüme kendini teslim ettiğini düşünebilirdiniz.

Karşısındaki ufak tefek, ama sadece yüzü ve vücudu ufak tefek kadın sanki karşısındakinin hüznüne aldırış etmiyor gibi bakıyordu adamın yüzüne. Yaratıcı ellerin sahibinin gözlerinin yarattığı şeye duyduğu bir hayranlıkla bakıyordu. Bir zafer bakışı da diyebilirsiniz. Öyle gülüyordu gözleri…

                Başını kaldırmayan adamı izliyordu kadın ve gülümsemesi yüzünden bir an olsun eksilmiyordu. Arada, yüzünde dolaşan düşüncelerin, aklından geçenlerin yüzüne yansıyışlarının bar ışığıyla birleşiminin yarattığı karışımın pek çok ressam için tasvir edilemez bir görüntü olduğu çok açık ve bunu ancak yazarların, yazanların yapmasını bekleyebiliriz. Deneyebiliriz ama konumuz bu değil. Ve konumuz kadın da değil. Hiç mi alakası yok? Bir tiyatro salonundaki izleyici kadar belki ve elbette oyuncular ile etkileşimli kurgulanmış bir oyun değilse sahnelenen. Değil! Yani kadın bu tür oyunlarda etkileşim, etkilemek ve etkilenmek yerine, seyirlik bir keyifle yetinmeyi tercih edecek biri. Ya da belki bazı oyunlarda sufle bile yapmamak gerektiğini öğrenecek kadar bir hayat tecrübesi var. Neyse ve her neyse…

                Adam başını kaldırıp sigarasının ucunda birikmiş külünü silkeleyip, alışkanlıkla bir nefes çekip, ardından yine aynı alışkanlıkla bardağını ağzına götürürken kadın yüzündeki gülümsemenin, zafer ifadesinin üstüne dostça bir gülümsemeyi, adamın sigarasının dumanını gibi örtüyor yüzüne…  Oysa ikisi de birbirlerini hiçbir perdenin gizleyemeyeceği kadar iyi tanıyorlar. Ama bazen yine de, her şeye rağmen bazı seremoniler yaşanmak zorunda. Bazı yalanlar, yalan söyleyen karşıdakinin yalan olduğunu bildiği halde söylenmeli ve bu hiç de kötü bir şey değil…

                Öyleyse bir yalanın, yalanlar karışmış bir seremoninin içinde miyiz? Hayır! Zira her şey çok gerçek…

                “Ceren’den sonra çok söz vermiştim kendime ve bunların hemen hepsini sana da söylemiştim.” diyor adam ve devam ediyor: “Olmayacak demiştim, yapmayacağım, bir daha bu hataları yapmayacağım diye kendimi defalarca ikna etmiştim.” Susuyor ve sanki az önce konuşan kendisi değilmiş, şu anın, konuşulanların kendisiyle hiç alakası yokmuş gibi eline yedi tane bardağı sığdırmış yanlarından geçen garsonu izliyor. Birazdan garsona takılıp adamın bardakları taşıması hakkında bir espri yapıp gülecek gibi sanki ama…

                “Boşuna mı bekledim üç yıl unutmak için Eda? Boşu boşuna mı sözle ikna edemediğim yerde, her türlü kiri bulaştırıp üstüme uzak durdum?” diye sürdürüyor konuşmasını ve bu defa, az önce geçen garsona dalıp giden kendisi değilmiş gibi başlıyor sözlerine.

                “Pek de öyle sayılmaz ha? Yani bekledin sayılmaz bence. Ezgi’yi unutuyorsun. Ya da Ayşe’yi. Ya da…”  diye bölüyor sözlerini adamın Eda. Normalde olsa, hani birisi karşınıza geçip size böyle bir gülümsemeyle, böyle alaycı bir ses tonuyla, böyle bir anda bunları söylese sinirlenip tepki verirsiniz. Ama adam vermiyor ve hatta bırakın kadının alaycılığına takılmayı, sanki çok önemli bir şey söylemiş gibi bakıyor kadının yüzüne.

                Kadının yüzüne çektiği dostluk perdesiyle gizlediği zafer ifadesini bir an o perdenin ardından gösterip geri çekiyor, adamın görmesini istercesine. Ve görüyor adam kadının yüzünü. Ve adam daha iyi anlıyor kadının ne yapmaya çalıştığını. Aslında kendisinin sezip kendisinin dile getirdiği, kendi gerçeğini kadın o perdenin ardındaki yüz ifadesiyle yüzüne bir an çarpıp geri çekiyor…

                “Bunu bilerek nasıl yaşarım” diye düşünüyor adam ve düşündüklerini daha çok cümleyle dile getiriyor: “Biliyorum, çok hata yaptım. Yani Ceren’de yaptığım hataları başkasında yapmayacaktım. Sonra denedim. İşte Ezgi, bana yine aynı hataları yapmayacağımı göstermişti. Bir ay, Ezgi’yle bir ay yetti bana. Anladım yani. Bitişi ben de çok az… Yok, yok çok az bile değil hemen hiç sorun olmadı bende. Sonrasında yaptığım saçmalıkları biliyorsun işte… Lanet olsun, bu da, bu defa da saçmalık olamaz mıydı?”

                Sarhoşluk var cümlelerinin karmaşasında ama sadece bundan ibaret değil. Kafası da karışık zaten ve bu çok açık, açıkça görülüyor zaten. Kafası karışık, karanlık değil ama! Kafası karışık ve alaca karanlık ve birazdan gün ışıyacak sanki. Birazdan gün ışıyacak evet ama gün hep ışır, her sabah yeniden ve yeniden. Ama insanlar uyurlar, yeniden ve yeniden. Hatta güneşin doğuşunu seyre çıktıklarında bile, sabaha kadar sabırla beklemişken bile uyuyakalabilirler göremeden gün doğumunu…

                “Değil mi zaten?” dedi Eda ve yine aynı şeyi yaptı. Yine bir anlık gösterip o yüzünü tekrar çekildi perdenin ardına.

                “Değil mi? Değil mi? Evet, evet, öyle yani bu da bir saçmalık oldu ama başka türlü bir saçmalık. Saçma sapan bir saçmalık işte. Üstelik Ceren’dekinden daha büyük bir saçmalık… Hangisi saçma acaba yani arada yaşadıklarım mı? Yoksa diğerleri mi? Lanet olsun… Oldu zaten, lanet oldu…”

                Susuyor, sustu ve durdu. “Bir daha asla!” demek isterdi ama işte Eda’nın o görünüp kaybolan yüzü “bir daha asla” olamayacağını anlatıyordu. Yani olacaktı, bir daha olsa yine böyle olacaktı ve adamın ifadesiyle söylenirse, “bir daha olsa, bir defa daha saçmalık olacaktı…”

                Saat oldukça geç olmuştu ve bir ara başka bir masada arkadaşlarıyla oturan Eda’nın eşi yanlarına gelmiş ve “kalkalım birazdan” deyip gitmişti. O giderken eşinin arkasından sevgiyle ve hayranlıkla bakan Eda, aniden yüzünü tekrar masasındaki adama dönüp “saçmalamak güzeldir ve bazen ben de saçmalamak isterdim ama yapamıyorum. Ben de böyle bir insanım…” deyip kalkması gerektiğini ekleyerek telefonunu, sigarasını ve çakmağını çantasına koyup belli etmeden adisyonu da alıp hızlıca kalkıyor masadan.

                Söylediği son cümlenin masada öylece kalmasını istiyor sanki. Yapış yapış bir sigara dumanı gibi ortada dolanmasını ve sonra da karşısındaki adamın üzerine yapışmasını istiyor. Adamın yanına yaklaşıp elini omzuna koyup dostça dokunup uzaklaşıyor, eşinin arkadaşlarıyla oturduğu masaya doğru…

                Başını masadan kaldırmadan, sanki kadının omzuna dokunuşunu bile hissetmemiş gibi dalıp gidiyor adam masanın eskimiş ahşap görüntüsündeki desenlerini seyrederek…  Garsonun masaya bıraktığı tekilayı görene kadar devam ediyor dalgınlığı… “Eda giderken hesabı ödeyip bunu da size ısmarladı” diyor garson ve uzaklaşıyor oradan…

                Uzun süre kadehe bakıp duruyor adam ve hiçbir şey düşünemiyor uzun bir süre boyunca. Ve Eda’nın son cümlesi hala dolanıyor masada, sanki birinin tutup çekmesini bekliyor gibi… Kadehe gidiyor eli ve bir yudumda bitiriveriyor o sert içkiyi ve Eda, bitirdiği kadehin dibindeymiş gibi, ona karşı konuşurmuş gibi “ben de böyle bir insanım!” diyor. “Ben de böyle bir insanım ve başka türlüsü mümkün değil. Demek öyle! Ben de böyle sevebiliyorum ve başka türlüsü mümkün değil.”

                Başını kaldırıyor sonra, sahnedeki grup değişmiş ve uzun, dümdüz ve simsiyah saçları olan bir kadın şarkı söylüyor. O kalın sesiyle, “Başka türlü olmalıydı…” diye uzatarak söylüyor bitirmek üzere olduğu şarkısını kadın… 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder