3 Mayıs 2009 Pazar

Zaman Penceresinde (Öykü - 25/1)

“Uyku kardeşim” diyordu şarkıda ve ardından “ver elini” sözleri geliyordu. Ben, “benim zavallı kardeşim” diyorum ve ekliyorum, “en kolay senden vazgeçebiliyorum.”

Biliyorum, beni anlayabilirsin çünkü kardeşimsin. Bir ömrü beraber geçirdiğim, saatlerce koyun koyuna olduğum, en gizli ve hatta benim bile bilmediğim sırlarımı paylaştığım, bütün tutsak tutkularımın ve en derin zaaflarımın ortağı olarak sen anlamazsan kim anlar beni?..  Şimdi de anla ne olur, senden biraz da olsa uzak durmak zorunda olmamı… Ama böylesi de iyi! İyi çünkü seni özlerken, sana doyamadığımda daha yaratıcı biri olduğumu düşünüyorum. İyi çünkü seninle geçirdiğim kısa zamanları daha verimli geçiriyorum. İyi çünkü, dar zamanlarda daha az bölünüyor seninle birlikteliğimiz ve ben daha az daralıyorum…

Ve şimdi, yazmak zorundayken, zihnimde dolaşan ve oradan tüm vücuduma yayılanları parmak uçlarımdan boşaltmak zorundayım. Şimdi, seni bunca özlemişken senden uzak durmak zorundayım…

***

1.       Bölüm: Soğukkanlı Bir Başlangıç 

Bundan daha önce kimseye bahsetmedim. Ne en yakın dostlarıma, ne kardeşlerime ve hatta ne de eşime… Şimdi düşünüyorum da, özellikle de eşime, yani Serdar’a bahsetmediğime göre kendime bile çok az bahsetmiş olmalıyım. Zira bendeki en küçük duygusal değişikliği bile fark etmek konusunda beni hayran bırakan (ve belki de onu bu yüzden bu kadar çok seviyorum) bir yeteneği var Serdar’ın ve eğer bundan kendime uzun uzun bahsetmiş olsaydım, Serdar bendeki değişimi anlar, nedenini ya sorar ya da anlamaya çalışır ve her zaman olduğu gibi yine beni konuşturmayı becerirdi. Üstelik Kenan’ı o da tanır ve pek belli etmese de bence severdi…

Evet evet, kesinlikle kendime bile bahsetmemiş olmalıyım Kenan’ın öldürüldüğünden. Bahsetmedim, bahsetmedim!..

Üzgünüm, bir anlık bir pişmanlık doladı dilimi ve ben aklıma gelen her pişmanlığım gibi sesli olarak dile getirmiş oldum ve söylemeliyim ki bu yüzden bazen beni deli zannedecekler diye korkarım hep. Hatta bir gün, Nihal’le birlikte, Ekspres’de oturup Kenan’ın gelmesini beklerken, aklıma birden çok alakasız bir şey geldi. İşyerinde, çalıştığım önceki bölümde sekreter kızın bana ettiği bir lafa çok içerlemiş ve anında karşılığını veremediğim için içim içimi yemişti ve çok kısa zaman sonra da bölüm değiştirdiğim için o lafı yediğimle kalmıştım. İşte o an o salak kızın söylediği şey, kızın yüzüyle beraber aklıma geldiğinde, öyle yüksek bir sesle “oruspu karı” demişim ki başta Nihal olmak üzere yan masadaki herkes dönüp bana garip garip bakmıştı ve o kadar utanmıştım ki…

Neyse… Anılar böyledir işte; bir masanın üzerinden ucu sarkıtılan bir zincirin azıcık bir kuvvetle bile aşağı çekilmesiyle, onca ağırlıktaki tüm zincirin bir süre sonra kayarak hızla yere düşmesi gibidir… Bir farkla! Anılar, onca ağırlığıyla yere değil üstünüze düşmektedir ve yere düşen, zincirin altındaki sizsiniz…

“Neyse” demiştim değil mi? Öyleyse, devam ediyorum…

Okul yıllarından kalan bir alışkanlıkla, yıllardır, yurt dışında değilsem eğer hemen her gün Milliyet gazetesi alıyorum. Ben de böyle bir insanım işte, bazı alışkanlıklarımı kolay kolay değiştirmiyorum. Geçen yıl gördüm gazetenin yedinci sayfasında, sağ tarafta, kısa kısa haberlerin arasında, caminin içindeki tabutunun fotoğrafının altına yazılmış Kenan’ın ölüm haberini. Bir süre şaşkın bakakaldım habere. Doğru olmamasını diledim ama o kadar farklı bir soyadı vardır ki tereddüdüm çok uzun sürmedi. Üstelik haberin hemen başında, ajansın adının yanında onun yaşadığı şehrin adı yazıyordu. Bir süre daha baktıktan sonra haberi kesip eski bir albümün boş bölümlerinden birine yerleştirdim ve bir hafta öncesine kadar da bir daha hatırlamadım bu ölümü…

Ne kadar soğukkanlı anlatıyorum. Oysa hiç de sanıldığı gibi değil. Yani ne ben böyle biriyim ne de Kenan benim için “öyle” biri… Yine de bu durum saçma geliyor olabilir. Değil, yani saçma değil ama anlatmak çok zor. Tüm bir hayatımı olmasa da hayatımın son on-on beş yılını anlatmam gerekir bunun anlaşılabilmesi için ve şimdi söz konusu olan ben olmadığımdan, “ben de böyle bir kadınım” deyip geçiyorum…

Bazı saçma tesadüflerin yüksek bütçeli, ucuz filmlere özgü olduğu her zaman doğru değil. Hayatın kendisi de bazen pahalı sonuçları olan bu tür tesadüfleri sunabilir size. Ve bu defa bu senaryo benim için yazılmış oldu. Yaklaşık bir yıl sonra, Kenan’ın ölüm haberini okuduktan bir yıl kadar sonra anlatıyorum bunları.

Serdar, görevi gereği yaklaşık beş hafta boyunca hep şehir dışında olacak. Adana’dan başlayıp Ardahan’a kadar neredeyse tüm Güneydoğu’yu ve Doğu Anadolu’yu dolaşacak ve sanıyorum bu süre içinde Ankara’ya uğraması mümkün değil. Bu durum bizim için çok sıra dışı değil. Yani çok sık bu şekilde ayrı kalıyoruz. Bazen ben haftalarca yurt dışında oluyorum, bazen de o böyle haftalarca şehir dışında. Hatta üç yıl önce oturup hesaplamış ve o yıl sadece yaklaşık beş ay ikimizin de Ankara’da birlikte olduğumuzu görmüş ve çok gülmüştük buna…

Onun gideceği akşam eve geldiğimde görmüştüm kapıya yapıştırılmış kargo fişini. Kargom olduğu, evde bulamadıkları ve en kısa zamanda aşağıda adresi bulunan Aşağı Ayrancı şubelerinden kargoyu almam gerektiği yazıyordu. Serdar’ın doğum günü için internet üzerinden sipariş verdiğim hediyenin gelmiş olduğunu düşünüp çok önemsemedim ve yarın işe giderken uğrar alırım diye fişi katlayıp çantama, unutmamak için de arabamın anahtarının olduğu bölmenin yanına koydum. “Bereket eve, Serdar’dan önce geldim” diye düşünüyor ve aksi halde bana bir sürü şey soracağını ve hediyenin sürpriz olmaktan çıkacağını düşünüyordum ve bu paketin Serdar için değil ama benim için büyük sürpriz olacağına dair haliyle hiçbir fikrim yoktu…

Ama artık var ve benim için nasıl bir şaşkınlık kaynağı ve nasıl bir sürpriz olduğunu bilemezsiniz. Paketi sabah alamadım – ve iyi ki de öyle olmuş. Akşam iş çıkışında şubeye uğrayıp aldım ve eve geldim. Paket beklediğimden biraz daha büyüktü ama ben, hala içindekinin Serdar’a aldığım hediye olduğunu düşündüğümden, bunu, içindeki kırılmasın diye yaptıklarına yordum ve o yorgunlukla bir an önce eve gitmek istediğimden paketi açmadan, arabaya atlayıp evin yolunu tuttum. Yolda, ışıklarda durduğumda fark ettim paketin üzerinde firma adı değil de özel bir isim yazdığını ve gönderenin adresinin İstanbul olmadığını.

Eve gelip paketi açıp içinden çıkanlara, an ve an daha da çok şaşırarak bakarken, henüz ne üzerimi değiştirebilmiş ne de bir iki lokma bir şeyler yiyebilmiştim. Yirmi-yirmi beş santim boyutları olan bir kutuydu ve ışıklarda kutunun üzerinde tanımadığım özel bir isim yazdığı gördüğümden beri kendi kendime kimden gelmiş olabileceğine ve içindekilere dair sorular sorup duruyordum. İşle ilgili olabileceğinden, Serdar’a birinin benim adıma göndermiş olabileceğine dair bir sürü fikir yürüttüm.

Kutunun içinden ilk çıkan bir büyük zarf oldu. İçindeki diğer şeylere bakmadan hemen zarfı açmak ve benimle ilgili değilse, önce üzerimi değiştirmek ve hızlıca duşa girmek niyetindeydim. Zarfı açtığımda içinde bir başka zarfla birlikte temiz bir kâğıda, düzgün bir el yazısıyla yazılmış bir mektup vardı. Mektup, “Sevgili Kızım” diye başladığından bana gelmiş olduğuna emin oldum ve okumaya başladım:

“Nasıl başlarım bilmiyorum. Ben Kenan’ın babasıyım. Sen bizi tanır mısın bilmem ama biz seni biraz tanıyoruz. Doğrusu ben değil de bizim hanım tanıyor. Kenan bahsedermiş eskiden senden ve hep övermiş seni. Haberin oldu mu bilmiyorum. Cenazesine burada yaşayan bir iki arkadaşı dışında kimse gelmediği için acaba sizlerin haberi oldu mu diye emin olamadığımdan soruyorum kızım. Acımız çok büyük ve geçmez ama alışıyor işte insan biraz. Kenan yıllardır dışarıda olduğu için sanki bize hala dışarıdaymış gibi geldiği için alışıyoruz biraz belki de. Öyle işte kızım, Kenan’ımızı kaybettik ve iki haftaya senesi dolmuş olacak. Geçen gün annesi, zavallı kadın, eşyalarını, kitaplığındaki kitaplarını düzenlerken, bu zarfın içindeki diğer zarfla birlikte annesine yazdığı bir notu bulmuş. Bilmiş, annesinin temizlik yaparken bu zarfı bulacağını. Gerçekten bilmiş. Yazmış bile notuna, ‘anne, bunu bulsan bulsan, sen bulursun, o da temizlik yaparken’ diye yazmış. Neyse kızım, öyle işte, bu kutudakileri sana yollamamızı istemiş. Adını ve adresini de yazmış ama inşallah doğrudur adresin. Yani değişmemiştir ve bunları okuyorsundur. Kenan’ın istediklerini eksiksiz koyabildik mi bilmiyorum. İnşallah eksik bir şey kalmamış. Niye sana yollamamızı istemiş bilemedik. Gerçi kutuyu annesi kutuyu hazırlarken ablası da yanındaydı ve kutuyu da ablası yollayacak sana ama gene de kutuda eksik bir şey olursa bizi ararsın kızım. Bir de bir şey anlarsan bize de haber verirsen iyi olur…”

Ne garip denilebilir ve bir kez daha tekrar etmek zorunda kalabilirim ki bu mektup karşısında baskın gelen duygum, hüzün, keder, üzüntü değil meraktı. Merak varsa, ya da merak başka duygulara baskın geliyorsa, bir tür erteleme var demektir bana göre. Öyle olduğunu, en azından benim için öyle olduğunu merakımın bastırdığı duygularım bir süre sonra gözlerimden düştüğünde bir kez daha öğrenmiş oldum.

1.       Bölümün Sonu…

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder