7 Mayıs 2009 Perşembe

Zaman Penceresinde (Öykü - 25/2)

1.       Bölüm: Soğukkanlı Bir Başlangıç 

 2.       Bölüm: Durumdan Vazife Çıkarmak…

 Yerden yarım metre kadar yükseklikteki, geniş pencerenin boyunca uzanan kalorifer peteğinin dibinde, elyaf minderlerin üzerinde oturuyordum. Sırtımı sıcak peteğe vermiş ve Kenan’ın babasının yazdığı mektubu bitirmiştim. Gri renkli çorabımın üzerindeki lila, mor ve beyaz renkli çizgilere takıldı gözlerim. Üç renk, birbirine girmişti ve ben birini bile görmüyordum. Bir şiir geldi aklıma ve o şiirden bestelenmiş şarkısı. Şarkıyı mırıldanmaya çalıştım ama her zamanki gibi beceremedim sözlerinin hepsini doğru bir şekilde ve doğru bir sırayla söylemeyi.

Üç renk, tekrar üç renk halinde gözümün önüne geldiğinde, elimdeki mektubu bir yana bırakıp diğer zarfa uzandım. Mavi renkli zarf o kadar düzgündü ki ön tarafındaki kapağı ıslatılırken bile kırıştırılmamıştı. Sadece kapakta tam olarak yapışmayan bir yerdeki şişkinlik görünüyordu. Kenan’ın ailesi bu zarfı açmamış olmalı diye düşünürken bir yandan da bizimkiler olsaydı, böyle bir durumda kesinlikle açardı herhalde dedim kendi kendime.

O kadar düzgün ki zarf, açmaya, o kapağını yırtmaya kıyamıyor gibi bekledim bir süre zarfın sağına soluna bakınarak. Bir yandan da yırtmamak için kapağındaki şişkinliği genişletmeye çalışıyordum. Ta ki o kadar özen göstermeme rağmen zarfın kapağında küçük bir yırtılma olana kadar. Yırtıldı, çok küçük bir yerdi ama ben sanki hani kitap okurken uyuklarsınızda bir anda gözlerinizi açtığınızda, gayri ihtiyari kaldığınız yerden devam etmeye çalışırısınız ya, öyle bir telaşlı, öyle bir doğallıkla açıverdim zarfın kapağını.

İçinde, spiralli bir çizgili defter yaprağından kopartılmış, mektup olduğunu tahmin ettiğim kâğıtlar vardı. Sanki deftere yazılmış, sonra defterin yazılan bölümü bir bütün olarak yırtılmış ve katlanıp zarfa konulmuştu. Açtığımda bunun böyle olduğuna daha fazla emin oldum.

Bütün bunları böyle detaylandırarak anlatıyorum ya belki de bunu birazda erteleme amaçlı yapıyorum. Tıpkı burada yazdıklarımı yaparken, zarfı açmayı ve okumayı ertelemeye çalışmam gibi bu esnada olanları anlatarak da yazacaklarımı erteliyor olmam gibi. Bu “erteleme” vurgusu, mektubun da böyle başlıyor olmasından kaynaklanıyor olabilir. Zira şöyle diyor mektubun başlarında: “İnsanın yolunu açarak ilerlemesi gerekir. Ben de öyle yapıyorum, daha doğrusu yaptığımı zannediyorum. Öyle olmadığını, ilerlediğim yolda önüme çıkanları temizlemek, tamamen kaldırmak, sağa sola savurmak yerine biraz daha öteye attığımı, ötelediklerim birikip önüme bir dağ gibi çıktığında fark ettim. Geç olmuştu ama imkânsız değil. Geç olmuştu ve güç olmuştu. İmkânsız değil ama insana imkânsız olduğunu düşündürecek kadar zor olmuştu…”

Başlamışken, devamından da birkaç yeri daha aktararak devam edebilirim: “Olacaksa, zor olacaktı özetle. Belki de bu, hatırlar mısın bilmem, o Beyaz’da yemek yediğimiz gün bile böyleydi. O ertelenmişlerin dağı karşımdaydı ve ben yeni yeni görüyordum. Görüyordum ama onu temizlemenin zorluğunu değil. Zor görünmüyordu çünkü kendimi güçlü hissettiğim bir dönemdeydim. Bahardı, aradaydım ve gelen mevsime inanabilirdim. Bahar geldi, hayatıma girdi ve ben kanatlandım. Güçlüydüm, öyle hissediyordum; ama uçacak kadar değil… Öyleymiş, değilmiş. Ben önümü yığılanları temizlemeye çalışırken, Bahar’ın hayatıma girmesiyle uçup üzerinden atlamaya çalıştım.”

“Kanatlandım evet, uçtum da ama gücüm yettiği kadar. Gücüm tükendiğinde o dağın tepesindeydim. Düştüm, dağın tepesine. Düştüm ve yıllardır ertelediğim sorun dağının tepesindeyim. Düştüm, yuvarlandım ve kendime geldiğimde pislik içindeydim, anlıyor musun?”

“Artık beni çok az anlıyorsun ama bunu anlamak için “ben”i anlamak gerekmiyor…”

Bu şekilde devam ediyor mektup. Ben okumaya bir süre ara verdim. Gözüm yeniden çorabımın üzerindeki birazdan birbirinin içine karışacak üç çizginin üzerinde. Gözümün önünden onlarca görüntü geçerken ben hiçbir görüntüye odaklanamıyorum. Şehirlerarası bir gece yolculuğu yaparken ışıklar uzar gözünüzün önünde ve siz o ışıklara odaklanamaz, sadece rüzgârda salınan bir şal gibi bir ışık görürsünüz ya öyle düşünebilirsiniz.

Gözümün önünden geçen görüntülere odaklanamıyorum ama yine aynı şekilde, sanki otobüste gider gibi, otobüsün canımda bir damlaya takılmış gibi Kenan’ın yazdıklarının yazılış biçimine takılıyorum. Bu çocuk, (annem olsaydı kızardı bana ve rahmetli diye anmamı isterdi) eskiden böyle şeyler yazar mıydı? Hayır, yazdıkları yazım olarak hoşuma gittiği için söylemiyorum. Sadece bir gariplik var ya da farklı bir “tını”. İlgimi çeken bu...

                Gerçi, tek bir satır yazmışlığı olduğunu bilmem. Olsa bahsederdi herhalde. Bir ara, son görüşmemizde, Lokal’de otururken de durduk yere çok ilginç bir benzetme yapmış ve burada yazdıklarına benzer bir cümle kurmuştu. Ne söylediğini, konuyu falan hatırlamıyorum, sadece ilginç geldiğini hatırlıyorum. Bilmiyorum. Belki de hafızamın bir oyunu bu, şimdi mektubu okurken böyle hissettim.

                Başımı kaldırıp tekrar mektuba döndüm. Arada bazı yerleri atlayarak devam ediyorum. Hayır ben hepsini okuyorum, sadece buraya yazmıyorum. Belki sonra, sonra eğer “durumdan vazife çıkarmaya” karar verirsem tamamını, ya da en azından çok özel bazı yerleri hariç tamamını yazarım. Bu “sonra” ve “durumdan vazife çıkarmak” ile neyi kastettiğimin anlaşılması için mektubun sonlarından aktarmaya devam ediyorum.

                “İşte buradayım! En son görüşmemizin üzerinden geçen neredeyse iki buçuk yıl sonra buradayım. Ne garip yine aynı döngünün içerisinden geçtim. Şöyle diyebilir miyim? Döngü aynıysa aslında garip olan benim; döngünün içinden geçmiş olmam da geçtiğim döngünün aynı olması da değil… Evet, aynı döngü, tıpkı Ceren’den sonrası gibi ve biraz daha beklemeyi becerebilirsem, zaman olarak bile aynı olacak. Her büyük “ilişki”nin ardından bir birinin aynı şekilde geçen üç yıl…”

                “Ama olsun! Hani derler ya, allah sonunu benzetmesin diye, sonu benzemezse hiçbir sorun yok. Umut doluyum anlayacağın. Yeniden uzun vadeli hayaller kuruyorum. Yeniden uçmaya hazırlanıyorum ve bu defa, önümü gerçekten temizlediğime eminim.”

                “Yazdığım bunca karamsarlıktan sonra böyle bir şey beklemiyor olduğuna eminim. Onca satırdan, yaşadığımı söylediğim onca kötü şeyden sonra, yeniden umut dolu olduğumu söyleyeceğimi düşünmüyordun. Benim yanar döner hallerime, duygusal salınımlarıma ne kadar alışkın olursan ol, o salınımların hep kötü tarafında sana savrulduğum için şaşırdığına daha çok eminim. Ve emin olduğum bir şey daha var ki eğer bu satırları okuyorsan, tüm bu umutlar boşa çıkmış demektir…”

                “Peki bu mektubu neden yazdım, öyle değil mi? Bunu nasıl anlatabileceğimi bilmiyorum. Metafizik şeylere başvursam seni değil kendimi bile inandıramayacağımı biliyorum. Yine de içimde böyle bir sıkıntı vardı ve yazdım diyebilirim. Ya da benim her zaman ki tedbirlerimden biri. Hayatım boyunca tesadüfler benim için çok belirleyici oldu. Bu apayrı bir konu ama o tesadüfler hem beni her an her şeye hazırlıklı olmaya ikna edip tedbirli bir adam haline getirdi hem de biraz umutsuz… Evet, aynen öyle! Yeri değil belki ama insan, umudunu şansa bağlıyorsa, en umutsuz noktada demektir değil mi?”

                “İşte böyle, adına ne dersen de, ya da sen başka nedenler bul bunun için ama bu satırları yazdım, çünkü bir gün bana bir şey olursa, tüm yaşadıklarım, en azından ben yokken benim dilimden anlaşılsın istedim. Ve bunu isteyebileceğim tek insanın sen olduğuna karar verdim…”

Mektuptan aktaracaklarımı şimdilik burada bitirmeli ve bir açıklama yapmalıyım. Bu satırları, Kenan’ın ölümünden bir yıl geçtikten sonra yazdığımı söylemiştim. Ama onunla en son görüşmemizin üzerinden dört yıla yakın bir zaman geçti. Bana bu satırları ise ölümünden bir altı ay kadar önce yazmış. Mektubun üzerindeki tarih öyle olduğunu söylüyor.  Sonuç olarak ben bunları, yukarıdaki mektuptan bir buçuk yıl sonra yazıyorum.

                Mektubu katlayıp zarfın içine koymadan, öylece sol yanıma bıraktım ve kutudakileri çıkarmaya başladım…

2. Bölümün Sonu…

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder